Alarm kurmadan uyandığım bir başka pazar günü daha…

Günün ilk kahvesini hazırlarken mutfak penceresinden dışarı şöyle bir baktığımda gördüklerim, biraz cesaret kırıcıydı. Yerler gece yağan yağmur sebebiyle ıslaktı ama güneş ilk aşkıyla göz göze gelmekten kaçınan utangaç bir çocuk gibi bir gözüküp bir kayboluyor, şehri şimdilik sadece aydınlatmakla yetiniyordu.

Lastiklerini az önce şişirdiğim bisikletim, gidon ve selesinden duvara yaslanmış şekilde koridorda öylece duruyordu ve ben hâlâ yeni yılın ilk hafta sonunda, yeni yılın ilk sürüşünü yapmakla yapmamak arasındaydım. Ta ki evimin caddeye bakan pencerelerinden birindeki koyu yeşil panjurları iki yana ittirinceye dek…

Bisikletin üzerinde olmasa hangi spor dalıyla uğraştığını tahmin etmesi neredeyse imkânsız haldeki bir grup “tüm vücudu örtülü insan”, kafaları önde ağır ağır pedallara yükleniyordu. Ayakkabı kılıfları, uzun taytlar, eldivenler, ceketler, boyunluklar, dev çerçeveli gözlükler ve kasklar… Soğuktan korunma yolunun rüzgâr alacak yerleri tamamen kapatmaktan geçtiğinin farkında olan bisikletçiler, eğimi yavaşça artan caddenin daha başında olmalarına rağmen seleden doğrulmuş şekilde pedal çeviriyorlardı.

Yılın bu döneminde İtalya’nın kuzeyindeki şehirlerden biri olan Bergamo’da sürüşe çıkma saatleri artık öğlene doğru kaymaya başladı. Hava sıcaklığının düşük olduğu sabah saatlerinde kenti çevreleyen tepelere tırmanırken vücut sıcaklığı ideal seviyelerde olsa da dönüş yolunda işler bambaşka bir boyuta ulaşıyor çünkü saatte kırk kilometre hızla neredeyse hiç fren yapmadan inerken tir tir titremek işten bile değil.

Tırmanırken sergiledikleri kararlı duruşla beni kendine hayran bırakan grupetto üyeleri gibi ben de vücudumun her yerini iki hatta yer yer üç kat kıyafetle örtüp soluğu mavi bisikletimin selesinde aldım. Şehirden çıkıp doğaya karışmak sadece birkaç kilometre sürdü ve bu kısıtlı mesafede bile sayısız bisikletçi ile karşılaştım. Beni geçenler, benim geçtiklerim… Hepimiz geniş bir ailenin sevilen üyeleri gibiyiz ve birbirimizi her gördüğümüzde selamlaşıyoruz.

Ancak bu durum sadece nezaketten kaynaklanmıyor. Buradaki bisikletçilerin ortak noktaları, izledikleri rotalardan çok daha fazlası… Ortak bir kültürel mirasa sahipler ve bu miras kendilerini gerçekten de bir parçası gibi hissettikleri toplum sayesinde kuşaktan kuşağa başarılı bir şekilde aktarılmış durumda.

Bundan birkaç yıl öncesine kadar Eurosport Türkiye ekibinden Caner Eler, İnan Özdemir ve Sarper Günsal gibi isimlerin yorumlarıyla çok şey kattığı İtalya Bisiklet Turu’nu izlerken, televizyonda gördüğüm o muazzam coğrafyada bir gün pedal çevireceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Bisiklet kültürünün sportif yanlarına sık sık vurgu yaptıkları yayınları izlerken, bisiklet kültürü kavramını kafamda bir türlü oturtamaz; nasıl bir şey olduğunu merak ederdim.

Ne demekti bisiklet kültürü? Hangi durumlarda bahsedilebilirdi bu kültürden?

Aklımdaki tüm bu sorularla kıvrıldığım her viraj sonrasında büyüyor yüzümdeki gülümseme…

Çünkü öğreniyorum artık…

Bir bisiklet markasının doğduğu şehirdeki bisikletçilerin altında o markayı görmektir bisiklet kültürü…

İsmi o markayla özdeşleşen büyük bir bisikletçinin antrenmanlarda ve yarışlarda giydiği kıyafetleri üreten marka sahibinin de onunla aynı dağlarda pedal çevirmesidir bisiklet kültürü…

Bisikletçilere alışık esnaf ve bisikletçi gördüğünde gülümseyen, gördüğü bisikletin aynısını isteyen çocuktur bisiklet kültürü…

Sadece bisiklet sürdüğünüz için size gülümseyen bir başka bisikletli ve yol kenarında durmuş lastiğinizi değiştirirken bisikletinizi yerden alıp elinde tutan titiz bisikletçidir bisiklet kültürü…

Bisikletinizi tamir eden kişinin, bisikletinizin kaynak işçiliğini yapan kişiyi çocukluğundan beri tanımasıdır bisiklet kültürü…

Üzerinde ya da değil fark etmeksizin, bir parçası olmaktan gurur duyduğunuz o bisiklete her daim saygı duyan toplumun zihninde yer etmiş bir öğedir bisiklet kültürü…

Ve siz soğuk bir havada sürüşe çıkmamak için bahaneler ararken, hiç yoktan içinize dolan motivasyonun sonsuz kaynağıdır bisiklet kültürü.