Ezgi Bilgili’ye…

Öykü: Hasan Cüneyt Bozkurt

Suyun üzerindeki yeşil örtü ayaklarımızın altından çekilir. Ona ulaşmaya çalışırken uzaklaşmak, rüyasını çeken gözleri ve kulakları sazlıkların ve su kuşlarının üzerinden gerilere götürür.

Aslında aklımız bizi terk edeli çok oldu. Antik yol uzayıp gitmekte, arkamızda kalan bütün plaka taşlar teker teker yok olmakta, üzerlerine hiç basmamışız gibi bulundukları yerler birer uçuruma dönüşmektedir. Geri dönüşümüz, tıpkı giysilerimizi çekiştiren kuşlara laf anlatmak gibi imkansızdır. Sırtımızda rüzgar, her şey bizi tepeye sürükler. Çok emek birikmiştir, çok ter akmıştır ve Latmos çok haklıdır. Kendini insanlara kolay kolay göstermez. Öyleyse doğanın bunca çabası ne içindir? Belki de onun gönlünü alacaktır bizle ve kanımızı delirten bir şeyler bırakarak içimize, bizi Latmos’ta aşık etmiştir kendine.

Ne zaman, neden başladı bu hikâye? İmkân ve isteğin uzlaşmaz çatışması altında aklın sınırlarını zorlayan cevaplara kapalıdır. Bir kıvılcım, küçük bir parlama ve on beşer kiloluk çantalar sırtımızda, Azap Gölü’nün kıyısında nöbetteyizdir.

Uykusuzluğun nasıl bir şey olduğunu unuttuk sayılır. Halbuki Latmos ne kadar güzel uyur. Saçları yanaklarına yapışır, biz düzeltiriz. Kendini birkaç saatliğine yastığa bırakmış bir kelebek gibidir. Fakat uyandığında teorize edemediği bunalımlar, aldığı her nefesi terörize etmekle kalmaz, mezarlığa dönüşmüş bir aklın yasını tutan hayallerle, cebinde tek kelime olmadan ve ne yapacağımı bilmeden bir hayalete dönüşür.

İki kişinin yan yana durabileceği genişlikte, iki insan boyu yükseklikte sonu belirsiz bir dehlizde bulur kendini. Dehliz olmalıdır. Belki de bir labirenttir. Henüz neyle karşılaşacağını bilmez.

Yarı aydınlık duvarları izler. Ellerini pürüzsüz sıvanın üzerinde gezdirip ışığın nereden geldiğini çözmeye çalışır. İçindeki tuhaf aydınlatma sistemi tüpü bitmiş bir televizyon ekranı gibi koridorun bütün yüzeylerine yalnız kendini aydınlatan bir beyazlık yaymaktadır. Bunları takip ederken çıkışı bulmak için uyurgezer gibi yürümeye başlar.

Sessizlik tüylerini diken diken etmektedir. En çok da havasızlıktan korkar. Fakat kulaklarına vuran hafif bir esinti bu korkusunu yatıştırmakta, ferahlık veren bir koku ciğerlerine dolmakta, şakaklarında atan damarların ritmi düşmektedir. Ayakları buz kesmiştir. Zeminle temasını azaltmak için adımlarını hızlandırır.

Neden orada olduğunu bilmese de içgüdüsel bir yaşama isteğiyle etrafında yaşam belirtisi arar. Fazla uzun sürmez. Yüzünde bir kıpırtı hisseder. Önce kirpiklerine oradan yanağına kayar. Bir böceği yakalamak ister gibi istemsiz ve hoyratça elini yüzüne götürüp o incecik yumuşaklığı kavrar. Parmak uçlarının arasında sıkıp yuvarlayarak görüş hizasına çeker. Bir papatya yaprağıdır bu.

Her nasılsa o küçücük beyazlık, aklındaki bütün olumlu kavramları halüsinatif bir girdapla üzerine çekmekte, içinde biriken kara nefesleri ağır ağır dışarı boşaltmaktadır. Hatta duvarların kaybolmaya başladığını, artık gökyüzünü görebildiğini bile düşünmeye başlamıştır. Ezilip renk değiştiren yerleri düzelterek yaprağı avucuna alır ve yürümeye devam eder.

İşaretler çölünde kayboluşu, yanlış düğümlenmiş sayısız ipliğin dertopundan bir hayatı yokuş aşağı yaşamak gibidir. Bütün kuytularda yara bere içinde kalmıştır Latmos. Kimse kırılmasın aynalara. Ayna, kırıldığı için keser. Körlüğün parçaları yere saçılır. İnsanı kör eden inançlar, gök gibi aydınlıkla yüzleşir ve kırılgan karanlık kendini bu aydınlıkta tanır. Gerçek ne kadar da hazin ve bir o kadar huzur vericidir. Öz su gibi yükselir Latmos’un damarlarına.

Sinirlerini bozan yazarları hatırlar. Kendi dilinin kurallarını (ihlal edilebilme kurallarını geçiyorum) bilmeyen insanların milliyetçilik yapmalarını aklı almaz. Keşke bunlar başka bir ülkede doğsaydı, diye geçirir içinden. Onu taşlardan ve ağaçlardan ibaret sanırlar. Onu boş biri sanırlar. Aslında şaşılacak bir şey yoktur. Deve güreşlerinin bile düzenleyen kişinin partisine göre kamplaştığı bir yerde ne yaptığına değil, hangi parti adına yaptığına bakılır. Bir militanlığın yoksa boş iştir o. Latmos’u bu labirente sokan işte bu boş düşüncedir.

Koridor biraz ilerde sonlanmakta; yol, iki zıt yöne ayrılmaktadır. İkisi de birbirinin aynısıdır. Latmos, sağdakine yönelir. Biraz ilerleyince bunu neden yaptığını düşünür. Geri dönüp soldakini takip eder. Aslında bunun da bir anlamı yoktur. Olduğu yerde durdur. Havayı koklar. Avucundaki yaprak eriyip yok olmuş, iki kaşının ortasına yoğun, sarı bir yağ gibi çıkan uçucu tanecikler çoktan görevlerini tamamlamışlardır. Göğüs kafesi kabarıp kabarıp sönmektedir.

İş makinesi sesleri duyar. Kulakları yetmez, gözleri sesi arar: Duvarlar, uzak karanlıklar, buz gibi zemin…

Ses, her yerdedir.

Korku, göğsünden başlayıp ayak parmaklarına uzanmakta, zaten donmak üzere olan ayakları en ücra hücrelerinde derisine batan sarkıtlar yaratmaktadır. Vücudunda boncuk boncuk kabaran ter damlaları, kendilerini taşıyamayacak kadar büyüdükçe teninde süzülür, üzerinden geçtikleri gözeneklere sıcaklık yayarlar. Fakat hiçbir şey yaşadığı kâbusu hafifletmeye yetmez.

İçinde sürüler halinde hayvanlar dolaşıyormuş gibi bir hisse kapılır. Sağa sola kaçışmaya başlamışlardır. Köylülerin gerek duyduklarında yakalayıp kestiği ya da sattığı bufaloya dönüşmüş kara sığırları izler. Sürüler halinde yer değiştirmektedirler. Yüzünde, doğduğu toprakları ilk kez gören çoban soylu insanların şaşkınlığı vardır.

Korkmasa yeniliğe gülümsemek ne güzel şey, diye düşünecektir. İnsan o kadar kusursuz görür ki kendini, yeni bir şeyle karşılaştığında öncelikli tavrı kendini onaylatmak olur. Geçer not alan hiçbir şeyin yeni olmadığının, eksikliğine hiçbir faydası olmadığının farkında değildir. Fakat bu labirent; suyun ve dağın, rüzgarın ve bulutun, bir bütün olarak hayatın, insanın içinde parıldayan ışığını söndürmekte, şaşkınlığını korkuyla işlevsiz kılmaktadır.

Koşmaya başlar. Nereye gittiğini, neden gittiğini bilmeden çıldırmış gibi koşar. Yarı aydınlık duvarlar metrelerce uzamakta, dirseklenip yön değiştirmekte, çıkmaz sokaklara açılmakta ve yine ufuksuz, uzun koridorlara dönüşmektedir.

Bir umut penceresi açılır gözlerinin önünde. Brokoli ormanı gibi bütün dağa yayılmış fıstık çamı ormanını görür. Çamların arasındaki gnays kayalar, hamurla oynayan bir çocuğun elinden çıkmış kaplumbağalardan, yunuslardan, kartallardan, oraya buraya bırakılmış şekilsiz dev kütlelerden, incecik zeminiyle nasıl ayakta durduğunu hala çözemediği apartman kayalardan farksızdır. Latmos, aynaya bakıp saçlarını taramak ister. Buna kendini o kadar inandırmıştır ki gözlerini bir noktada sabitleyip karman çorman olmuş saçlarını düzeltmeye çalışır.

Yüzüne konan bir papatya yaprağıyla keyfi daha da artar. Üstelik uzanıp tutmaya fırsat kalmadan iş makinesi sesleri yavaş yavaş kaybolmuştur. Vücut ısısı normale döner. Kalbinden süzülen ter, teninde kurur. İlahi bir armağan gibi incitmeden papatya yaprağını yüzünden alır. Dokunduğu yer uyuşur. Narkoza benzer bir ileti acılarını dindirmektedir.

Daha fazla ayakta duramaz. Duvara yaslandığında bütün kenarları kesilmiş bir koli gibi bu korkunç labirentin dağıldığını hayal eder. Başını göğe kaldırıp güneşin göz bebeklerinin içine dolmasını ister. Hala parmaklarının arasında duran papatya yaprağını yüzüne yaklaştırır.

Mağaraları görür.

Kuytularda bulduğu kızıl tozları suyla karıştırıp duvarlarına sekiz bin yıllık çocuklar, çocuklarıyla oynayan anneler, babalar ve onların etrafında dolaşan evcil köpekler resmeder. Yüzeyin karanlığından, derinlerin ıssızlığından kurtulduğunu hayal eder.

Bu labirentten çıkmaya kesinlikle kararlıdır. Ölüm onu burada değil, kayaların içinde oyuklar açıp taş levhalarla üzerini örttüğü, güneşin en çok parladığı tepelerde bulmalıdır. İçindeki bütün güzellikleri oraya taşıyacaktır. Ruhların örtüşmesinden, birbirini tamamlamasından aldıkları hazla; ellerindeki, gözlerindeki, varlıklarındaki eksiklikleri bulacaklardır birbirlerinde.

Burun deliğinden içeri kaçmamak için direnen papatya yaprağını, oksijen maskesi takmış gibi solumaktadır. Beynine giden damarların içinde dolaşan papatyadan bir panzehir, kalbine saatli bomba gibi yerleşen iş makinesi seslerini durdurabilmekte, korkularını yatıştırmaktadır. Fakat içindeki öfke dinmez.

Mantar gibi bir başkasının üzerine devrilmiş dev bir kayaya takılır bakışları. Gölgenin dağa serdiği örtüyü aralayıp içeriye girer. Duvardaki resmi hatırlar. Bir zamanlar o çizmiştir. Sekiz bin yıldır çocuğuyla oynayan anne konuşur: Bulut illa ki yağacak. İki çatık kaşın altından, öyle korkusuz, öyle başkası, var mı toplamasını bilen?

Her yer delik deşiktir. Geçmişlerini başkalarının geleceğinden çalmaya çalışanlar iki çatık kaşın altında zenginlik aramıştır. Öyle kendisi, öyle havasına suyuna kurban.

Bu dağ yaşamak için sevgisizlik beklemek zorundadır. Üstelik bizzat yaşarken. Latmos, işte bu yüzden bu labirente mahkum edilmiştir. Zulmün sebatına sabredilmez, diye sayıklamaya başlar. Vücudunu sarsıp bu kâbustan uyanmaya çalışır.

Kendini tekrar eden bozuk plaktan bir kader yakasına yapışmış, onu dayanılmaz bir koşma isteğine mahkûm etmiştir. Yüreğinde türeyen ter boncukları, yine kabarıp akmakta, bunun yarattığı panik, havayı koklayarak yön bulmak gibi saçma ya da değil aklına gelen ilk çözümleri uygulamak üzere telaşını körüklemektedir.

Zor’la başı beladan kurtulmayanların mutlaka kadraja alacağı bir göl canlanır zihninde. Ağaç, bir avuç tohum serper bulutlara, kuşlar öyle havalanır üzerinden, gagalarında birer tohum, yuvaya ulaşma telaşı bitmeden ve henüz ışıktan balıklar gölde yüzmeye başlamadan önce tohumları kaya yarıklarına düşürürler. Beklemek, kürek kemiklerinde kanat sesiyle çürümek ölümcül bir şeydir.

Oysa ağaç, bir gün mutlaka ortaya çıkacaktır. Şimdi sözcükler sadece birer avuntu, göldeki hüzün bir o kadar ağırdır. Bırakıverse göğsünde kavuşturduğu sıkıntıyı, adını yazdıracaktır dumanı tüten ağaçsız meydanlara.

Fıstık çamı kokmaz, derler. Kokar kardeşim, diye düşünür Latmos. Hem de çok güzel kokar. Tevellüt 19 yüzyıl. Beşparmak Dağları’ndaki son fıstık çamları. Sadece yaşayanların değil, dedelerinin çocukluğunun son fıstık çamları. İş makinesi sesleri onları satın alacak, dilimleyip bir römorkta tepeleme oduncuya götürülecek.

Diğerleri kesilirken de böyle güzel bir koku yayılmıştır etrafa. “Marifet hiç ezilmemek bu dünyada; ama biçimine getirip ezerlerse güzel kokmak.” der ya Eyüpoğu, işte öyle bir kokudur. Latmos, genzinde bir akıntı hisseder. Kamyon arkası aforizmalara dönüşmeden ve kimse görmeden şu ağız dolusu küfrü bir yere tükürmesi gerekmektedir.

Koridorlar birbirini izler: Çıkmaz sokaklar; ikiye, üçe, dörde ayrılan kesişim noktaları ve hiç bitmeyen uzun, yarı aydınlık duvarlar…

Damarlarındaki kanın çekildiğini görebilmektedir. Teni ağarmıştır. Sıkıp gıcırdatmaktan dişleri sızlıyordur. Başının dönmesine, midesinin bulanmasına alışmaya çalışmaktadır.

“Bir tane daha.” der içinden. “Bir yaprak daha…”

Bu şekilde devam etmesi mümkün değildir.

Dizlerinin üzerine yığılır.

Sanki tükendiği anları bekliyormuş gibi bir papatya yaprağı daha uçuşup saçlarına konar. Gözleri açılır. Sırt üstü yere uzanır.

Yüzünü ovuştururken yeni görüntüler canlanır. Dağa uzanan asfalt yolun kenarında suya ulaşmaya çalışırken ezilen bir porsuk yatmaktadır. Daha önce aynı yerde bir oklu kirpi gördüğünü; fakat yarım saat içinde ortadan kaybolduğunu hatırlar. Etini seven biri alıp götürmüştür. Bu zavallı hayvan için de aynı şeyi düşünebilir mi? Hiç porsuk yiyen birini duymamıştır. Şaşkınlığı henüz canlılığını korurken mantar gibi bir kayanın içine resmedilmiş kutsal insanlar dönmeye başlar etrafında. Kulakları değişir, porsuğa benzer. Yüzleri değişir, kirpiye benzer.

Yaşadığı korkuyu parmaklarının arasında, yumruklarıyla ezmektedir. Fakat labirentten hiçbir zaman çıkamamak, bununla kıyaslandığında çabucak unutulur. Kendi evinde uyanıp su içmek için mutfağa yürüdüğü koridorlar biraz uzamıştır, hepsi bu. Ya da giydiği dar bir pantolon biraz sıkıyordur ama idare edebilmektedir.

Asıl mesele başkadır.

Henüz aklını bunu fark edemeyecek kadar yitirmemiştir.

İçeride kalmak, dışarı çıkmaktan çok daha değerli olmaya başlamıştır. Belki de onca karmaşık duygunun içinde mücadele bir alışkanlığa dönüşmüştür. Özgürlüğünü gözden çıkarabileceği bir şeyi (o ana kadar çektiği acıların dinmesinden duyduğu hazzı) arzulamakta; yoksunluk hissiyle, sonu belirsiz bir zamana kadar onu içinde tutmak için tasarlanmış bu labirenti, bir tapınağa dönüştürmektedir.

Arada bir gürültüler çıkaran bu tapınak, büyük bir patlamayla sarsılır. Duvarlardan biri yıkılır; fakat Latmos, hala labirenttedir.
Biraz ileride bacası tüten, camları buğulu bir kıraathane görür. Oraya doğru yürür. Bunu neden yaptığını sorgulamaz; fakat gönlü, ağır bir kapının çatık kaşlı, heykel tokmağı gibi gözlerine oturmuştur. Çıkana dilsizdir. Kıraathanenin küflü kapısını açarken başka bir kapının temelli kapandığını anlar.

Mavi gömlekli bir adam, ince demir bacaklı masaların tahta sandalyelerine çökmüş köylülere, kendi dilinin kurallarını (ihlal edilebilme kurallarını geçiyorum) bilmeyen bir gazete dağıtmaktadır.
Belediyenin gazetesi…

“Almanlar,” der gazetedeki yazıları açıklamak için, “kendi küresel pazarlarına engel olmasın diye yöremizde maden çıkarılmasını istemiyor. Böyle ne idüğü belirsiz arkeologlar gönderip ortalığı karıştırıyorlar. Neylesin elin Alman’ı benim halkımın sağlığını, benim doğamın güzelliğini? Bunlar milletin efendisini aptal mı sanıyor? Buranın belediye başkanı yok mu? Bu ilin valisi, büyükşehir belediye başkanı yok mu?”

“Mühendis Bey doğru söylüyor.” diye ekler bir köylü. “Milli park demek, orman kanunu demek. Gün gelecek köprü, yol yapılsın; bahçemize bir tuvalet dikelim, çatımıza bir çivi çakalım, şuracığa bir artezyen kuyusu açalım, diye elimizde dilekçeyle koştura koştura valiliğe gideceğiz. Arazilerimizi ayıramayacağız. Mısırları yiyor, diye domuz öldürsek elimizdekine avucumuzdakine el koyup satacaklar. Köylerimiz boşalacak.”

Bu yürek işkencesi Latmos için giderek ağırlaşmaktadır. Asıl amacının, bu labirentten çıkmak olduğunu ona unutturacak kadar hayatı esir alınmış, bir daha asla papatyalara dokunamasa bile hep bu ihtimali düşünerek, bu özlemle azap çekmeye mahkûm edilmiştir.

Kokunun yokluğuyla uğraşmak bir prangadır. Labirent yerinde dururken fazladan bir yüktür. Fakat bir köşede ağlayıp sızlamadığına göre bununla başa çıkabilmek için gerekli kondisyona sahiptir. Belki daha güçlü bir özlem duysa, mesela karnı sırtına yapışacak kadar aç olsa ya da dili yuvasında dönemeyecek kadar susuzluk hissetse bu yoksunluğun onu nasıl bir çileye sürüklediğini daha çabuk fark edecektir. Şimdi bunlara bir de mavi gömlekli adam eklenmiştir.

Latmos, nefretle kirlenmemiş insanların böyle zamanlarda konuşma diline duyduğu tiksintiyi yaşamaktadır. Bildiklerinin sınırını sese dönüştürebildiklerinin çizdiği bir kapanmayla göğüs kafesi çöker. Mavi gömleklinin umurunda olmayan bu iç karartıcı ve yorucu, sanal çizgiyle uğraşmak zorunda kalmış olmasından duyduğu derin üzüntü, yüzündeki o güzelim çizgileri bozar. Ağzını açsa kendi sesine bile yabancılaşacak, ajitasyondan kaçıp kurtulmak için kıraathaneden dışarı fırlayacaktır. Dağın ücra kuytularına yerleşmiş, elektriksiz taş evlerde yaşayan köylüler gibi varlığını kayalara teslim etmek ister.

“Bir yaprak daha.” der içinden.

Havayı koklar.

Göğsünden süzülen teri sıvazlar.

Zaman akmakta, ters yöne çevrildiğinde yaratacağı rahatlamayı beklemesi için kalbine sabır yerine azap veren bir mengene kolu gibi dönüp duran akrep ve yelkovan, algılarının dışına çıkmış bir zamanı yavaş yavaş yutmaktadır.

Üzerine yığılmış maden, ağacı tanır mı? Ağırlık, üslup bilmez. Latmos kötü bir kelimeyi kullanmamak için yarım saat konuşur; o doğrudan söyler. Bununla övünür. Parmakları kalem aşkıyla titreyen bir ağaç, madeni kabul eder mi? Böyle anlarda yazı dışında hiçbir şey ona gerçekçi gelmez. Yazıyı düşman gibi görenler karşısında susmak mümkün olsaydı eğer, kesinlikle onu tercih ederdi. Fakat burada önemli olan şey, akıl sağlığı için faaliyeti elden bırakmamak, diye düşünür. Mesela mavi gömlekliyi destekleyen köylü şöyle konuşmalıydı:

“Kamyonlarınızın kaldırdığı tozdan aksırığımız tıksırığımız bitmiyor. Yollarımızı bozdunuz. Hastalarımızı şehre götüremiyoruz. Çocuklarımız sokakta top oynayamaz oldular. Kendi başlarına okula gönderirken bile tedirgin oluyoruz. Sularınız, derelerimizi zehirledi. Zeytinlerimiz kurudu. Her hanede birer ikişer hasta var. Milli Park, maden şirketlerini buradan gönderecek. Hayvancılığımıza, çiftçiliğimize bir de turizm eklenecek. Hatalarını tekrarlamasın diye bakanlığa yazı da yazdık, cevap da aldık. Buradaki yaşam korunacak.”

Der miydi?

Bizim kasabalarımız birtakım çıkar gruplarının mafyatik örgütlenmesiyle yönetilir Latmos. Sağcısı-solcusu fark etmez, hepsi pragmatisttir. Olması gereken, vitrindir. Bize onu gösterirler. Boyayı biraz kazıyınca altından olan çıkar. Sadece korktukları şeye saygı duyarlar. Senin gibi birinin ağzından çıkacak sıradan şeyleri bile kendilerine hakaret gibi görürler. Kökü Tanzimat’a uzanan bir aydın düşmanlığı vardır burada. Basiretsizliğimiz, suskunluklarımız, sinikliğimiz hep o kutsal korku imparatorluğundan bize miras kalmıştır.
Şimdi o kıraathaneden çıkmalısın Latmos! Panik yapmana gerek yok. Bizim Serçe’yi senin için bıraktık o kıraathanenin kapısına. Bu araba anarşisttir. Vitesi kaça takarsan tak o kendi ayarını bozmaz. Altmış derecelik yangın yollarını jip gibi tırmanır. Kumsallarda, taşlı patikalarda, suyu çekilmiş göllerde, yağmur yemiş ova yollarında, balçığın içinde gürül gürül yanık kokar da gıkı çıkmaz. Bağrına yediği kayaları saymıyorum.

Merak etme!

Ayılardan korunmak için uzun kayaların üzerine örülmüş kovanlıkları, kayaları basamaklandırıp agoralar, yamaçları taş plakalarla döşeyip antik yollar yapan adamların ihtiyar suratlı torunlarını, sekiz bin yıllık barışçıl duvar resimlerini, zeytin çuvallarının tepesinde ayaklarıyla yağ çıkaran kadınları, yüksek ırmakların yanaklarına kurulmuş manastırları, Anadolu parsı avlamak için çatılmış ağır taş düzenekleri, başka yaşayacak yeri kalmamış akkuyruklu kartalları, kızıl şahinleri, çizgili sırtlanları, vaşağa benzeyen karakulakları, Kleopatra’ya aşk iksiri üreten sığla ağaçlarını, aynaya bakıp gördüğün her şeyi bagajına sığdırır.

Sen bir Alman ajanısın Latmos!

Bunların hepsini yurtdışına kaçırıp satmalısın. Bak, bu araba da öyledir. Dünyanın anasını üç kuruşa satmıştır. Çakal çukalın cakasıyla puluyla işi olmaz. Az parayla çok iş yapar. Tıpkı senin gibi dikiz aynası kırıktır. Hep bugünü yaşar. Dönüp de arkasına bakmaz. Nasıl olsa bütün güzellikler bagajındadır. Onlar için yaşar. Aslında önünü de pek gördüğü söylenemez, farları cılızdır. Umurunda mı?

Öğrenip yola çıkanlardan değil, yolda öğrenenlerdendir. Arka konsolunda türlü kekikler, dağ çiçekleri kurutur. Laf olsun diye değil, harbiden içlidir. Mesela camları falan tam kapanmaz. Soğuğu bıçak gibi alır içeri. Şarkıları önce kulaklarını sonra ayaklarını keser. Bütün vücudunu titretir. Titretir de ne sen vazgeçersin ondan ne de o seni yarı yolda bırakır. Güneşin en çok parladığı tepelerde, kayaların içine gömülene kadar yolumuz var Latmos!

Latmos, kıraathaneden çıkıp zeytin ağacının altına park etmiş Serçe’ye doğru yürür. Yaklaştıkça zeytin dalları arasında siyah-beyaz bir kanat çırpması netleşmektedir. Daha dikkatli bakar. Baltalı, denen kuşu tanır. Kuru bir ceviz bulmuştur. Ağaca çıkıp aşağıdaki kayaya bırakmaktadır. Kırılana kadar. Kırılanları kayadan alıp daha küçük parçalara ayrına kadar. İyi ki durmuyor, diye düşünür Latmos. Dursa bu gayretli iniş çıkışları kaçıracak, bu inanç kaybolacak; olmak, inancı duraksatacaktır. Fakat kavuşmak, tokluk gibi bir şeydir. Yolun sonu değil, sadece bir parçasıdır.

Latmos, Serçe’nin kapısını açar açmaz kendini yeniden labirentte bulur. Hareket etmekten başka çaresi yoktur. Koşmaktan yorulduğu, uyuşuk adımlarla yürümeye başladığı bir anda koridordaki ışığın renk değiştirdiğini fark eder. Mesafe algısını hala korumaktadır. Hemen hemen yüz metre ötesindeki dirseği görür. Gün ışığı, kesişim noktasından kırılıp ona ulaşmaktadır. Bütün olasılıklarını belirleyen labirent, onu azat etmiş olmalıdır. Eğer öyleyse bir idam mahkûmunun son arzusu gibi aradığı kokuya ihtiyacı kalmamıştır. Ona yürek terleri döktüren içindeki boşluk kapanmakta; fakat bu boşluğu doldurduğunu zannettiği küçük, beyaz matkaplar, köşeyi dönüp üzerine yağmaya devam etmektedir.

Adımları hızlandıkça gün ışığı, ucunda bomba olan bir fitil gibi yanarak uzaklaşır. İş makinesi sesleri, bir patlamaya hazırlıyor gibidir. Fakat Latmos, endişelenmez. Her halükarda bu mahrumiyet duygusundan, bu kanaatkâr özgürlükten kurtulacağını hissetmektedir.
Köşeyi döner.

İki adım ötesinde yarı açık bir kapı vardır. Çıplak ayaklarıyla içeriye girer. Tam karşısında, açık pencerenin beyaz tül perdesi, çiçeklerle dolu dağdan esen rüzgârla dalgalanmaktadır.

İş makinesi sesleri yok olmuştur.

Sevgi uçuşan bir şeydir.

Küçük, beyaz bir yapraktır.

Birinci tekil şahıstan sürekli olumlu fiilleşip pencerenin açıldığı dağdan içeriye dolmakta, güneş batarken labirenti yavaş yavaş görünmez hale getirmektedir.

Konunun uluslararası önemi açısından bilingual özel basım bir kitap olarak 2017 yılında yayımlanmış ve bir kısmı, Beşparmak Dağları’nda, köy kahvelerinde yapılan söyleşilerde ücretsiz olarak dağıtılmıştır.