Days Without End (Sonu Gelmeyen Günler), son zamanlarda okuduğum en hüzünlü, en çarpıcı romanlardan biri. İrlanda’nın önemli yazarlarından Sebastian Barry’nin 2016’da çıkan şiddet dolu romanı, aldığı ödülleri sonuna kadar hak ediyor…

Kitap, İrlanda’daki Büyük Açlık‘tan kaçan 16 yaşındaki Thomas McNulty’nin 1850 yılında Amerika’ya gelmesiyle başlıyor. John Cole ile tanışan Thomas, önce bir kasabada kadın kıyafetleri giyip dans eder ve kadınsızlıktan kırılan kasabadaki erkeklerin aklını başından alır. John ile Thomas birbirlerine âşık olurlar. Kasaba hayatı kısa sürer. İkili orduya yazılır ve Kızılderili Savaşlarına katılır.

İrlanda’daki açlık felaketinde tüm ailesini kaybedip bir mülteci olarak Amerika’ya gelen Thomas, kadın-erkek demeden binlerce Kızılderilinin öldürülmesine, tehcir edilmesine bizzat katılır. Thomas ve John Cole’un şiddet yolculuğu devam eder. Bu kez, Amerikan İç Savaşı’nda Kuzey’in askerleri olarak Güney’in ordularına karşı savaşırlar. Tüm bu kan ve vahşet ortamında Thomas ve John Cole’un aşkı daha da büyür. Bir Siyu savaşçısının kızını da evlat edinirler. Birlikte bir hayat kurabilecekler midir?

Katliamlar, katliamlar, katliamlar…

Hikâyeyi Thomas anlatıyor. Korkunç bir travma geçirmiş bir karakter Thomas. İrlanda’daki açlıktan, ailesinin nasıl öldüğünden kısa pasajlar halinde haberdar oluyoruz. Bunları hatırlamak istemediğini anlıyoruz. Okumamış biri aynı zamanda. Cümleleri basit, kısa ama bir o kadar da etkileyici.

İlk katıldığı katliamı anlatırken, “Sonra, dünyanın sonu ve ölümün ta kendisi gözümün önüne geldi. O anda düşünemiyordum artık. Beynime kan gitmiyor, boşluk var sadece. Hayret içindeydim. Yerlerimizden edilmiştik, orada değildik, hayal ettik artık,” diyor ve çadırlara girip kim var kim yok öldürüyor.

Thomas McNulty bir mülteci olarak Amerika’nın kurulmasına yardımcı oluyor, o uğurda kan döküyor. Suçluluk duyuyor McNulty ama çaresiz yine de: “Bu katliamlara gözümüzü kırpmadan tanıklık ediyorduk. Nasıl mı? Çünkü biz de hiçtik…”

Son derece rahatsız edici bir açıklıkta

Yazarın katliamları ve savaşı anlattığı bölümler, son derece rahatsız edici bir açıklıkla betimleniyor. Tüfeklerden çıkan her kurşunun, savunmasız bedenlere saplanan her süngünün sebep olduğu ölümleri gözünüzün önünde canlandırabiliyorsunuz.

Sebastian Barry’nin cümlelerinde yaralıların çığlıkları ve katliamları yapanların çılgın kahkahaları birbirine karışıyor, okuyucuyu dehşet içinde bırakıyor. Kahramanımız Thomas, tüm bu çılgınlığın içinde sığınacağı bir liman arıyor ama bu limanı bulmak kolay değil.

Romanın ilginç bir diğer yönü de Thomas’ın cinselliği. Thomas kadın mı, erkek mi, bazen emin olamıyorsunuz. Bir yandan tam bir erkek; içki içiyor, savaşıyor, öldürüyor. Diğer yandan ise kadın kıyafetleri giymeye, ağda ve makyaj yapmaya bayılıyor ve kendini, John Cole ile birlikte evlat edindikleri yerli kızın annesi olarak görüyor.

Umarım Türkçeye de çevrilir

Yukarıda da anlatmaya çalıştım: Çarpıcı bir hikâye ve o hikâyeyi anlatırken kurulan olağanüstü güzel cümleler, sizde okuma açlığı uyandırıyor. Kitap bitmesin istiyorsunuz. Kısa olmasına karşın epik bir roman Days Without End. Kurulmakta olan bir ülkenin geçmişine kanlı bir yolculuk. O yolculukta öldürmüş ve öldürülmüş olanları anlatan, onları unutmamamızı isteyen bir yapıt. Umarım Türkçeye de çevrilir.