Dış cephesi en az sonbahar kadar soğuk bir renge sahip olmasına rağmen, içindeki insanların ilkbaharı aratmayan farklı renkleriyle hayat bulan bir plazanın üst katlarındaki bir ofisin mutfak camına yapışan bir yaprağın, yağmurlu bir havada umutsuzluk grisine karşın hâlâ maviyi arayanların, yeşil kalmayı başaranların, her şeye rağmen sapsarı gülebilenlerin, bir çocuk gülümsemesine sarılarak uyuyanların hikâyesi bu.

Aynı ofiste yan yana çalışan insanlar; aynı elde yan yana duran, birbirine benzedikleri kadar isimleri ve görevleri birbirinden farklı olan parmaklar gibidir. İşte gün boyu bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar kişinin ziyaret ettiği mutfağın o kirli camında, bizlere anlatmak üzere hepsinin yüzündeki yaşanmışlıkları ayrı ayrı dinleyen minik yeşil yaprağın anlattıkları bu yazılanlar:

Kahvesini almaya gelen baş parmak camdan gördüğü ilk insan oldu. Yine telefondaydı, yine meşgul. Kendisine ayırması gereken özel hayatını bir hafta sonuna sığdırmaya çalışan yöneticinin vampirlerden farkı, yakasının beyaz olması ve gün ışığına onlar gibi zorunluluktan değil ama istese de çıkamamasıydı. Cevap bekleyen elektronik postaların, telefon çağrılarının, saatini bekleyen toplantıların ve bunun gibi her birinin zincir halkaları gibi uç uca eklenerek çalışanların ayak bileklerine bir pranga misali bağlı olduğunu pencerenin dışından bakabilenlerden biri olarak yaprak da görebiliyordu.

Başparmak telefonda konuşmanın etkisiyle dakikalarca kahvesine attığı tek şekeri karıştırırken yüzükparmağı girdi mutfağa. Çalışma hayatıyla daha birkaç ay önce sözlenmiş olduğu belli kızın henüz tüketilmemiş enerjisinin beyaz tenindeki yansımasını sevdi ama yansıma çok kısa sürmüştü. Çünkü telefonunu kapatmasının ardından içtenlikle yüzüne gülümsediği yöneticisinin yapaylığını tatlandırıcı yerine çayına atmak zorunda kalan kızın ağzının tadı kaçtı. Çayın samimiyetinin iş ortamında bozulduğuna şahit olduğu bu ilk anda, inancını yitirmemek için pencereden dışarı çevirdi yüzünü. Huzuru her zaman görünmeyecek kadar uzakta arayanların bir temsilcisi olarak gökyüzüne doğru baktı ama o da pencereye yapışmış yaprağı fark etmedi. Beyaz yakalı rahatsızlığı olan hipermetrop bakış akışının ilk belirtileri belli ki daha ilk aylarda kendini göstermeye başlamıştı.

Sessiz kaldı bir süre mutfak. Sessizliği bozan işaretparmağı oldu. Şirketin orta kademeli yöneticilerinden olan adam, tıpkı başparmak gibi telefonda konuşarak, kendisinden önce sesini göndermişti mutfağa. Kademeler arasında sıkışan egolar zaman zaman mutlak sondan kaçmak için patlak verirdi. Bu nedenle onun da sesinin tonu, kelimelerinin neredeyse cama vuran sertliği, vücudun patlak vermesi gibi haraketlerine yansımıştı.

Birkaç metrekarelik alana çıkmış tutuklu gibi zamana karşı yarışırcasına elinde telefon hızlı hızlı volta atarken, konuşmanın en hararetli yerinde tehditkâr bir hareketle işaretparmağını pencereden dışarı doğru sallamasıyla çakan şimşekten kendisi bile korktu. O ana kadar bulunduğu noktadan kendine doğru bağıran adamı izleyen yaprak, adam için gergin konuşmalarla çakan şimşekler arasında ofisin gökyüzüne açılan penceresine yapışan yeşil bir detaydan başka bir şey değildi. Ve her gergin insan gibi o da gözünün önündeki güzel detayları kaçırıyordu.

Mesai bitimine doğru küçük serçeparmağın sesi ile önce ofisin mutfağa açılan dar koridoru, sonra annesinin elini bırakıp koşarak girdiği mutfak şenlendi. Annesinin doldurup verdiği su dolu ağır bardağı iki eliyle sımsıkı tutarken dikkatini çeken şey için içmesine ara vermeden adım adım pencereye yöneldi minik serçe. Çok sevindi yaprak çünkü nihayet birisi kendini fark etmişti. Saatlerdir cama yapışan yaprağın kımıldaması, o an bir yetişkinin zihninde rüzgârın esmesi mantığıyla açıklanabilirken çocuğun gerçeğinde yaprağın gülümsemesiydi.

Mesai bitti, servise yetişmek için asansör önlerinde dijital rakamlara bakarak bekleyenler, az sonra trafiğe karışarak İstanbul’dan bir kere daha şikâyet edecekler ve daha bugünü bitirmeden yarın yapılacak işleri düşünenlerle bir gün daha bitti. Aynı asansör kuyruğunda küçük serçeparmağı da bir eliyle annesinin elinden, diğer eliyle ofisten bir ablasının verdiği peluş tavşanın kulağından tutarken bulunduğu katın numarasından bihaber, boynunu herkes gibi yukarı kaldırmış ama hangi rakamın geleceğiyle ilgilenmeden değişen kırmızı rakamları izliyor, annesini taklit ediyordu.

Şehre karanlık çöktüğünde tüm renkler siyaha dönmüştü. Saatlerdir mutfağa kimsenin girmemesi nedeniyle ofiste kimsenin kalmadığını anlayan yaprak, gece şiddetini artıran rüzgâra bıraktı kendini. Gökyüzünde özgürce uçtuğu o an, hatıralarında sadece küçük serçeparmak ve onun gülümsemesi kaldı.

Minik yeşil yaprak biliyordu ki, karanlıklar hayal kurmak için uygun olsa da hayatın gerçek renkleri sadece güneş doğduğunda görünürdü ve güneş doğana kadar aklındaki minik serçenin gülümsemesine sarılarak uykuya daldı.