Sevgilimin elini tutmasam telde dizilen güvercinlere bakacağım diye az kalsın düşüyordum, tıpkı yıllar önceki ben gibi, tıpkı yıllar önce hissettiğim gibi…

İstanbul’a ilk gelişimdi. Daha iyi bir eğitim almak için öğretmenimin her anlamda elimden tutup beni bu şehre getirmesinin ikinci günüydü. Dün gibi hatırlıyorum, ertesi gün girdiğim konservatuar sınavını, gözümü kapadığımda gözümün önünde canlanıp bana ilham veren o teldeki kuşları…

“Sanki müzik notası gibi dizilmemişler mi öğretmenim?” demiş ve düz yolda düşecek olmamın mahcubiyetini atlatmak için konuyu kendimi iyi hissettiğim yere, müziğe çekmek istemiştim.

Çocuk ağzımdan çıkan küçük kelimelerin öğretmenimin kulağına gidene kadar şehrin gürültüsünde kaybolduğuna şahit olmuştum.

Diğer elimde kolumun bir uzantısı gibi tuttuğum, o an İstanbul’da olma sebebim, babamın kendi eliyle doğum günümde yaptıktan sonra ismimin baş harflerini gövdesine yakarak kazıdığı yol arkadaşımı kılıfından çıkartıp derdimi müziğimle güçlendirdiğim dizelere dökmüştüm.

Büyük şehre rağmen hem öğretmenime sesimi duyurmuş, hem de o an sırf ben söylüyorum diye susan hiç tanımadığım insanlardan alkış almıştım. Havalanan kuşların çırptıkları kanatların beni alkışladıklarına ise yıllar içinde şahit olacaktım.

Sınav sonucunu beklemeden dönmüştük köyümüze. Bir ay sonra okuldan gelen kabul yazısını bırakan postacıyı hiç görmediğimden yüzlerce kilometreyi sırf bana güzel bir haber vermek için uçan, o beyaz tüyleriyle şıklık yarışına girse kazanacak kadar havalı bir posta güvercininin getirdiğini hayal ettim yıllarca.

Çok şükür ki kimse de o dönem hayal gücü gökkuşağı kadar renkli bir çocuğun kalbini kırmak istememişti.

Ve benim güvercinlere aşkım, işte düşmek üzere olduğum o ilk İstanbul günümde, bağlamamdan aldığım gücümle kendi ayaklarım üzerine durmaya çalıştığım o çocukluk yıllarında başladı.

Hep yanımdaydılar, kendimce hepsini birbirine benzetip aynı isimlerle seslendim onlara, “umut” dedim, “mavi” dedim, “arkadaşım, dostum, kardeşim” dedim. En yalnız anımda da, sevincime ortak aradığımda da yalansız yanımdalardı.

Tesla’nın ölümünden yarım asır sonra ruh bulmuş, bilime uzak olduğum kadar, bağlamamla onları telde istediğim sırada dizebilecek sanatçı abileriydim onları besleyen.

Gökyüzünün notaya dökülmüş haliydi kuşlar ve ben onlardan mavilikleri dinlerken, onlara Anadolu’yu dinleten kardeşleriydim.

Ve şimdi yıllar önce ben, öğretmenim ve sazımın el ele tutuştuğu yerde yine sevdiğim birinin, sevgilimin elinden tutuyordum. Diğer elimde ise bağlamam kadar olmasa da sevgimi başka şekilde anlatabileceğim, sevdiğim insana vermek için uygun anı beklediğim bir sürprizi tutuyordum.

O an teldeki güvercinlere görür görmez, tıpkı yıllar önceki gibi heyecanlanmış avucumdaki yüzüğü gizlice önce onlara gösterip, “aramızda” diye göz kırparken sendeleyip az kalsın düşüyordum, ani bir refleksle elimden tutan sevgilime dönüp dedim ki:

“Sanki porte üzerindeki notalar gibi dizilmemişler mi canım?”