“Evet, ben de evde soğan doğrarım, bulaşık yıkarım, değil mi? Lâkin, ya ben soğan doğramakla, bulaşık yıkamakla hayattan memnun olacak kabiliyette yaratılmamışssam?” Şükûfe Nihal/Çöl Güneşi (s.55)

I.

Türkiye’de kadınların eğitim, sosyal ve siyasal alandaki haklarını Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, erkek aydın ve bürokratların istemiyle elde ettiklerine, kadınların bu konuda bir talepte bulunmadıklarına dair inanç, yaygın bir önyargı ve yanılgıdır. Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet’e uzanan toplumsal dönüşüm sürecinde, kadınların kendi hakları için verdikleri mücadele yadsınamayacak ölçüdedir.

Emine Semiye, Fatma Aliye, Nezihe Muhiddin, Ulviye Mevlan, Halide Edib, Şükûfe Nihal ve daha birçok aydın kadın dergi, gazete, derneklerdeki faaliyetleri ve edebi eserleriyle kadın hakları adına cesur, kararlı adımlar atarlar. Daha çok şair olarak tanınan Şükûfe Nihal (1896-1973), roman, hikâye ve seyahat kitapları da kaleme almış; kadınların sosyal ve siyasal haklarını elde etmeleri için verilen mücadelenin öncü isimleri arasında yer almıştır.

Şükûfe Nihal, kadın eğitimine önem veren, kadının hayatın her alanında yer alması gerektiğine inanan bir ailede dünyaya gelir. İstanbul’da doğan yazarın çocukluğu, babası Miralay Ahmet Bey’in görevi nedeniyle Manastır, Şam, Beyrut ve Selanik’te geçer. Edebiyatı çok seven, sosyal ve siyasî meselelere duyarlı, aydın bir baba olan Miralay Ahmet Bey, kızının eğitimine özen gösterir. İstanbul dışındaki yerlerde özel okullarda eğitim alan Şükûfe Nihal Arapça, Farsça ve Fransızca gibi dersleri de evde özel öğretmenlerden alır.

II. Meşrutiyet öncesinde evlerinde yapılan fikri tartışmalar, yazarın kültürel birikimini ve idealist yapısının biçimlenmesinde önemli rol oynar. Babasının düzenlediği bu toplantılarda bürokratlar, aydınlar ve sanatçıların sosyal olaylara dair düşüncelerini dinleyen yazar, donanımlı bir genç kız olarak yetişir. Nitekim henüz 12-13 yaşlarındayken ilk yazısı yayımlanır ve yazar basın dünyasına adım atar. İttihat dergisinde yayımlanan yazı, kadın eğitimi ve evlilik hakkındadır. Şükûfe Nihal erken bir yaşta kadın eğitiminin gerekliliği üzerinde durarak bu konudaki gecikme ve ertelemeleri sosyal ve siyasal şartlara bağlar.

Daha sonra bu yazı Mehasin’de bir cevapla birlikte yayımlanır. Cevap, kadın hareketinin o dönemdeki öncülerinden, tarihçi Ahmet Cevdet Paşa’nın kızı Emine Semiye’den gelir. Emine Semiye, İnkılap gazetesinde “Terakkiyat-ı Nisvaniyeyi Kimden Bekleyelim?” başlıklı makalesinde de Şükufe Nihal’e, “Şükufe Nihal hanım kızım, tahsile olan iştiyakınızı tebrikle beraber bunun husulünü tamamıyla erkeklerden beklememenizi de âcizane ihtira ederim,” uyarısıyla Şükûfe Nihal’e izlemesi gereken yolu belirtir(1). Daha ilk yazısında kadın eğitimini konu alan yazarın tavrı kadın hakları mücadelesinde aktif rol alacağının göstergesi gibidir. Nitekim ilerleyen süreçte düşünce ve eylemleri de bunu doğrular.

Osmanlı Kadın Hareketi öncelikle aristokrat babaların kızlarıyla başlar. Kuşkusuz bunun en önemli sebebi eğitimdir. Dönemlerine göre iyi eğitim alan, düşünmeye, sorgulamaya erken yaşlarda başlayan kadınların toplumsal ve siyasal hayattaki eşitsizliği eleştirmeleri kaçınılmazdır. Ancak bu durum onların her şeyi hazır buldukları, babaları veya eşleri tarafından daima desteklendikleri anlamına da gelmez. Fatma Aliye basılan ilk çeviri eserinde “Bir Hanım” imzasını kullanarak adını gizler ve ilk kitabının yayımlanması için 10 yıl eşinin izin vermesini bekler.

Şükûfe Nihal de eğitimine devam etmek için radikal adımlar atmak zorunda kalır. 1912 yılında Şam’a tayin edilen Miralay Ahmet Bey, kızlarını oraya götürmek istemeyince Şükûfe Nihal, ilk eşiyle evlendirilir. İstanbul’da 1914’te açılan İnas Darülfünun’una (Kadınlara Mahsus Üniversite) kaydolup eğitimine devam etmek isteyen yazarın başvurusu evli olması nedeniyle kabul edilmez.

Duruma çok üzülen ve çözüm üretmeye çalışan Şükûfe Nihal kişisel kariyerini her şeyin önüne alarak o dönem için cesur sayılabilecek adımlar atar ve eşinden boşanır. 1916 yılında da üniversiteye kaydını yaptırır. Edebiyat bölümüyle başlayan eğitimini son yıl coğrafya bölümüne geçerek bitirir. 1919’da da ilk kadın mezun olarak diplomasını alır.

Liselere tayin edilen ilk kadın öğretmenlerden olan Şükûfe Nihal üniversite yıllarında İstanbul’daki sosyal ve siyasal eylemlerin içinde yer alır. Mütareke yıllarında İstanbul’da dört büyük miting yapılır (2). Ancak daha sonra yapılacak mitinglerin iptal edilmesi üzerine 30 Mayıs 1919’da Sultanahmet’te cuma namazından sonra dua etmek amacıyla toplanılacağı duyurulur. Bu toplantıda konuşmacılardan biri de Şükûfe Nihal’dir.

Şükûfe Nihal edebi eserleriyle dergi ve gazetelerde yer almasının yanı sıra çeşitli derneklerde de görev alır. Görev aldığı ilk dernek 1913’te kurulan Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti’dir.

II. Meşrutiyet döneminde feminist olarak tanımlanabilecek tek dernek olan Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti’nin Kadınlar Dünyası adlı bir de yayın organı bulunmaktadır. Kadın eğitimini yaygınlaştırmak, kadınları çalışma hayatına taşımak amacındaki bu derneğin başkanı ilk Türk feministlerinden Ulviye Mevlan’dır.

Birinci yılın ardından yapılan seçimlerde Şükûfe Nihal de idare heyeti üyeleri arasına dahil olur. Bu dernek dışında Asri Kadınlar Cemiyetinde de aktif olarak çalışır.

Dergi, gazete ve derneklerle hakları için mücadele eden kadınlar siyasal temsilleri adına bir de siyasal parti kurarlar. Dönemin önemli dergilerinden Süs’te 15 Haziran 1923’te Kadınlar Şürası İctimaiyyesi’nde Kadınlar Halk Fırkasının kurulduğu ve başkanlığına da Nezihe Muhiddin’in seçildiği haberi yer alır (3). Şükûfe Nihal’in genel sekreteri olduğu Kadınlar Halk Fırkasının amacı kadınların eğitim, çalışma hayatı ve sosyal hayatın dışında siyasal haklarının da elde edilmesini sağlamaktır.

Kadınlar Halk Fırkası

Şükûfe Nihal, yaptığı konuşmalarda kadınların seçme ve seçilme haklarını gündeme taşıyarak kadınların bir gün mutlaka temsilcilerini meclise göndereceğini ifade eder. Ancak kadınların siyasal haklarının bulunmaması Kadınlar Halk Fırkasının yasal geçerlilik kazanmasını engeller:

“Hilafet yıkılmış, cumhuriyetin ilanına ramak kalmış bir süreç yaşanmasına karşın, Nisan 1923’te kabul edilen seçim kanunu da 1909’dakinden farklı değildi. Her “erkek” Türk vatandaşı, seçme ve seçilme hakkına sahipti. Bu anlayış 1924 Anayasası’nda da değişmeyecekti.”(4)

Gereken izinlerin alınamaması nedeniyle parti, programında bazı değişiklikler yaparak Türk Kadınlar Birliği adlı derneğe dönüştürülür. İçeriğindeki siyasal amaçlı maddeler çıkarılır ancak kadınlar siyasal hak taleplerinden vazgeçmezler. Hem Kadınlar Halk Fırkasının hem de Türk Kadınlar Birliğinin başkanı olan Nezihe Muhiddin, talep edilen hakların verilmemesindeki manasızlığı şu sözleriyle eleştirir:

“Kahvehane köşelerinde miskinâne esrar çeken birine verilen bu hak, kendini müdrik, tahsili mükemmel bir kadından esirgenebilir mi?”(5)

Siyasal hak taleplerinden vazgeçmeyen Türk Kadınlar Birliği, 1927’deki kongrelerinde konuyu tekrar gündeme getirir. Ancak basının olumsuz bakış açısı, etkili çevrelerin destek vermemesi ve dernek içindeki anlaşmazlıklar nedeniyle Nezihe Muhiddin ve yönetim kurulu dernekteki görevlerinden uzaklaştırılır. Nezihe Muhiddin 1930 yılında, programında kadınlara seçme ve seçilme hakkını tanıyacağını ifade eden Serbest Cumhuriyet Fırkasına katılır. Verilen mücadeleler 1934’te kadınların siyasal haklarını kazanmalarını sağlar.

1930 mahalli seçimlerinde ve 1935 genel seçimlerinde kadınlar belediye meclislerinden millet meclisine kadar birçok yerde görev alırken mücadelenin iki önemli ismi Nezihe Muhiddin ve Şükûfe Nihal’in herhangi bir görev almaması sorgulanması ve eleştirilmesi gereken bir gerçektir.

II.

Cumhuriyet öncesinden sonrasına uzanan süreçte kadın yazarların yarattıkları kadın kahramanlar toplumsal yaşamda kadının konumunu ve iktidar ilişkilerini sorgular niteliktedir. Yeni kadın kimliğinin ev dışına taşan hayatı, yüklendiği yeni roller özellikle eril bakış açısında karmaşa yaratır. Öğrenen, öğrendikçe sorgulayan eleştiren bu yeni kadın tiplerinin karşısında hem geleneği temsil eden aile ve çevreleri hem de yeni kadın kimliğine kuşkulu yaklaşan erkek aydınlar vardır.

Şükûfe Nihal, Çöl Güneşi’nde (6) Zehra aracılığıyla kadının özel ve kamusal alandaki yeni kimliğini ve kararlı duruşunu vurgular. Yazarın idealize ettiği Zehra ve onun karşıt tipi Müeyyet başkahraman Feriha’nın kimlik inşasında farklı değer yargılarını temsil ederler.

Feriha’nın davranış örüntüleri Müeyyet’in temsil ettiği geleneksel kadın rolleri üzerinden değil Zehra’nın temsil ettiği modern değerler üzerinden biçimlenir. Kadın eğitiminin ve ekonomik özgürlüğünün telkin edildiği romanda geleneksel evlilik anlayışına ve özellikle de aydın erkeklerin ideal kadın tiplerine bir başkaldırı söz konusudur.

Eğitim ve Çalışma Hayatı

Şükûfe Nihal, Zehra ile eğitimin bir kadının hayatı algılayışını nasıl değiştireceğini, beklentilerini nasıl farklılaştıracağını gözler önüne serer. Okuyan, bilen kadın sorgulayacak ve bir şeyleri değiştirmeye çalışacaktır. Maddi anlamda ihtiyacı olmadığı halde çalışan ve hem eğitim konusunda hem de çalışma hayatı konusunda ailesine karşı çıkan Zehra düşüncelerini şöyle dile getirir:

“… ailem, kızlarının çalışıp para kazanmasını şereflerile mütenasip görmüyorlardı. Benim para kazanmam yanlışmış ta kocamın parasılie yaşamam, onun koluna asılmam ayıp değilmiş!” (s.54)

Erken yaşta evlenmeyi, kendini bir erkeğe bağımlı kılmayı onuruna aykırı bulan Zehra Babıâli’de “Yeni Kütüphane” adlı bir kitap mağazasının sahibidir. Geleneksel kadın rollerinin dışına çıkan Zehra sadece ailesi ve arkadaşları tarafından değil dönemin bazı aydın erkekleri tarafından da eleştirilir. Romandaki Bürhan Bey, kadınların sosyal hayatın içinde yer almalarını, edebiyatla ve siyasetle ilgilenmelerini gereksiz bulur ve düşüncelerini alaylı bir dille ifade eder.

“Geçen gün doktor Bürhan’la bu mesele üzerinde bir münakaşa yapıyorduk, çok açık fikirli olduğuna inandığım bu genç doktor; çalışan, meydana bir iş çıkaran kadınlardan öyle müstehzi bir lisanla baahsetti ki, kendisine verdiğim bütün iyi notları geri aldım.” (s.68)

“Siyah uzun kisvelerile mahkeme salonlarında dolaşan, narin genç avukat hanımlardan tutturdu da doktor, operatör, kimyager olanlara hatta şiir roman yazanlara, resim yapanlara attı, tuttu. Efendim bunlar, gösteriş için yapılıyormuş! Yoksa hanımların ciddi iş başına geçmeğe tahammülleri yokmuş.” (s.68)

“Kadın şiir, roman yazar mı imiş ? Resim yapar mı imiş? Kadına şiir yazılırmış, ona mısralarla tapınılırmış. Kadın bir san’atkâra, bir heyketraşa model olurmuş. Romancı erkeğin eserine mevzu olurmuş. Lâkin kendisi böyle yapamazmış. Yapmamalı imiş, şiiri, güzelliği, inceliği kaybolurmuş.” (s.68)

Toplumsal dönüşüme rağmen eğitimli/eğitimsiz erkeklerin kadınları hâlâ süslü birer kukla gibi görmek istemeleri erkeklerin ataerkil paydada birleştiğini göstermektedir. Tüm feminist kuramlarda karşı çıkılan eril düşünce yapısı, akıl ve gücü erkeğe, güzellik ve hassaslığı kadına yükleyerek kadını rasyonelliğin dışına iter. Eşlik ve annelik rolleri ile kadını mahrem alanın sınırları içine hapseder. Zira eğitimli kadınlar özellikle iş hayatında güçlü rakipler olarak erkeklerin karşısına çıkmaktadır. Erkek aydınların duyduğu bu tedirginliği Doktor Bürhan ile somutlayan Şükûfe Nihal, dönemin aydın erkeklerini sert bir dille eleştirir.

Zehra, kadın haklarını insan hakları bağlamında eşitlikçi bir tavırla ele alır. Kadını terk edip gitmeyecek tek şey ekonomik bağımsızlığıdır. İş ve meslek sahibi kadın hayatta kalma gücünü eş veya baba ile temsil edilen erkekten değil kendinden almalıdır. Kadınların özgürlüğünü ekonomik özgürlüğe bağlayan Zehra yazarın da sözcüsü olarak bu hakları siyasi zemine de taşımak gerektiğine inanır.

“Hatta ben kadını siyasî hakka malik etmek için uğraşan kadın cemiyetlerine hayret ediyorum. Bu cemiyetler, evvelâ, bütün kadınları bir iş sahibi etmeğe alıştırmak için çalışmalı. Çünkü içtimaî mevkii olmıyan hiçbir fert siyasî hakka malik olamaz.” (s.89)

Değişen Evlilik Anlayışı

Çöl Güneşi’nde birçok romandan farklı olarak görücü usulü evliliğe ya da çok eşliliğe değil geleneksel/yerleşik evlilik amacına başkaldırı söz konusudur. Evliliğin yapılış biçimi değil amacı eleştirilir.

Zehra’nın karşı tipi Müeyyet, kadını erkeğe bağımlı kılan sebepleri önemsemeyen, kadın için en iyi geleceğin iyi bir evlilik olduğuna inanan, ataerkil zihniyeti üreten/tekrarlayan bir kadın tipidir. Hemcinslerinin mecbur kalmadıkça çalışmalarını doğru bulmayan Müeyyet, kadının bakımlı, süslü olmasını kendini eşine ve çocuğuna adaması gerektiğini savunarak ataerkil düşünce yapısıyla birleşir.

Zehra ise evliliği kadın ve erkek için her konuda eşitliğin sağlandığı bir anlaşma olarak görür. Bu nedenle yaşıtlarının aksine önceliğini ekonomik özgürlüğe vererek erkenden evlenme fikrine karşı çıkar.

“Evlenemezsem ne çıkar, yavrum?  ‘Yirmi yaşına girdi de evde kaldı!’ diye evlenmiyen kızlara tasa çekecek günler çoktan geçti.” (s.10)

“Evlenmenin, bir erkekle yaşamanın maskaralık olmaktan kurtulduğu, insanın hürriyetini, insanlığını, şahsiyetini kaybettirmiyecek makul bir şekle girdiği gün neden evlenmiyeyim? ” (s.24)

Kadınların evliliği hayat sigortası olarak görmesi, evliliğin kadını evin/erkeğin adeta kölesi haline getirmesi Zehra’nın hemcinslerine en sert eleştirilerini yapmaya iter.

“Başında köhne asırların an’anelerini sürüklemeğe artık kadının mantığı, görüşü müsaade etmiyor. Kocasının hakaretine boyun iğen, ev işi görmeğe müstait olan, aylarca evden çıkmıyan kadın, bugüne kadar en iyi, en yüksek, en faziletli kadın sayılırdı. Halbuki, sen zamanın ahlâk görüşlerini, kıymetlerini de değiştirdiğini elbet bilirsin. Bence böyle kadın, faziletli, yüksek değil, miskin, şahsiyetsiz, zavallı bir mahlûktur.” (s.55)

Zehra’ya göre duygusal bağlarla birbirine bağlanan kadın ve erkek ekonomik gelir açısından da eşit olmalı, ruhsal ve düşünsel açıdan benzer biçimde gelişmelidir. Erkek ev dışında eğitim ve sosyal hayatta gittikçe gelişirken kadının yerinde sayması, kadını erkek karşısında ezen gerçeklerden biridir. Bu anlamda Zehra evlilikte kadın ve erkeğin her bakımdan denk olmaları gerektiğini savunur. Zehra’nın evlilik, boşanma ve çocuk bakımına dair eşitlikçi yaklaşımı devri için son derece radikal fikirler içerir.

“Yalnız bir kalp ve fikir arkadaşı… Yoksa o, her gün fikren, ilmen yükselirken, bildiğini de ocak başında küllendiren ve zaman geçtikçe seviyece ondan ayrı düşen manasız ve zavallı bir arkadaş değil!” (s.57)

“Etrafımda sanat ve edebiyat bahisleri edilmezse, fikir münakaşaları yapılmazsa, beynimin uyuştuğunu hissediyorum,” (7) diyen Şükûfe Nihal, değer yargılarını, ideallerini, çalışmalarını romanları aracılığıyla kurgu dünyaya aktarır. Her iki dünyada da ataerkil söylemlerin hüküm sürdüğü bir dönemde kadın yazarın kadın kahramanlarıyla sesini yükseltmesi büyük önem taşımaktadır.

(1) Aktrn. Hülya Argunşah, Bir Cumhuriyet Kadını Şükûfe Nihal, İstanbul, Metis Yayınları, 2006
(2) İlk miting 19 Mayıs 1919’da Fatih’te, ikinci miting 20 Mayıs 1919’ Üsküdar Doğancılar’da, üçüncü miting 21 Mayıs 1919’da Kadıköy’de, dördüncü miting 23 Mayıs 1919’da Sultanahmet’te yapılır. Son mitingde konuşmacılar arasında yine Halide Edib vardır. İki yüz bin kişinin katıldığı söylenen bu mitingin izlenimlerini Halide Edib Türkün Ateşle İmtihanı’nda detaylı biçimde anlatır.
(3) Kadınlar Halk Fırkası, Süs dergisi, no. 2, ,s.3, aktr. Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, İstanbul, Metis Yayınları, 1994, s.127
(4) Çakır, a.g.e., s. 127
(5) Nezihe Muhiddin, “ Kadın Yolunun Şiarı ”, Türk Kadın Yolu, 16 Temmuz 1341, no. 1, s. 2, aktrn. Çakır, a.g.e., s. 130
(6) Şükûfe Nihal, Çöl Güneşi, İstanbul, Muallim Ahmet Halit Kitaphanesi (Bürhaneddin Matbaası), 1933 (Alıntılar bu baskıdandır.)
(7) Aktrn. Argunşah, a.g.e., s. 27