Hayatının bir döneminde, “Issız adaya düşersen yanına alacağın üç şey nedir?” sorusunu duymayan, bu üç şeyin ne olacağını gerçekten düşünmeyen yoktur diye tahmin ediyorum.

İşte ben sorulan sorudaki aynı ada olup olmadığından emin olmadığım o ıssız adaya düştüm ama kimse bana düşerken haklarımı hatırlatıp o soruyu sormadı ve düşünmeye en yakın olduğum o anda o üç şeyin neler olacağını hiç düşünemedim.

Gelişen teknolojinin, gelişmeden önce doğan nesli korkuttuğu, teknolojinin çok hızlı geliştiği dönemdeydik. Bu gelişmelere ayak uydurmaya çalışan ben, daha önce hiç gitmediğim bir yere sanal yolculuk yapmak üzereyken, bilgisayarıma giren virüsün koordinatları değiştirmesiyle kendimi dört tarafı sularla çevrilmiş ıssız bir kara parçasında buldum.

Allahtan zamanında Lost‘un 6 sezonunu da izlemiş, fırsat buldukça Survivor‘ı takip etmiş hatta karikatür dergilerindeki Robinson & Cuma hikâyelerini bile okumuş, daha önce ıssız adaya düşmüşlüğüm olmasa da düşmüş kadar az çok ne yapılacağını biliyordum. Bilmediğim ise ne zaman uyanacağımdı. Sanal bir yolculuk olduğunu bilsem de, tüm duygularıma seslenecek kadar gerçekti ada ve bütün duygularımla bir başımaydım.

İş başa düşmüştü, buradan bir şekilde kurtulmam, gerçek dünyama dönmek istiyordum. Teknolojinin fazlası benim jenerasyonum için lükstü ve her lüks, yaşamayanı, yaşayıp da keyfini çıkarana kadar korkuturdu…

Önce yemek ve barınma kısmını hallettim. Günler geçmeye ve yavaştan ada yaşantısına alışmaya, kendi düzenimi kurmaya başlamıştım. Sanki milenyum döneminin ilk filmlerinden Yeni Hayat‘ın simülasyonundaydım. Tom Hanks’ten tek farkım, benim sohbet edeceğim bir Wilson’ım bile yoktu.

Geçen günlerden sonra, uzayan sakalım, zayıfladığı kadar güneşten kararan bedenimle kendime yabancılaşıyordum. Artık gerçekten bir simülasyonda mıydım, bundan da emin değildim. İlk günler bronzlaşan tenimin, uyandığımda hâlâ beyaz olabileceğini hayal etsem de her geçen gün hayaller bir adım daha gerçeğe dönüyor ve ben nerede olduğumdan bağımsız, akıl sağlığımı kaybetmemeye çalışıyordum.

Her şeyi deniyordum; uçak geçme ihtimaline karşı kurumuş ağaç dallarından kestiğim odunlarla her biri en az birer metre olan harflerden “imdat” yazıp günlerce bekledim ki bir uçak görsem hemen ateşe verecek, dikkatlerini çekecektim.

Son olarak yine filmlerde gördüğüm, kitaplarda okuduğum, bana her zaman fonksiyonelliğinden daha çok nostaljik gelen, şişe içerisine not yazmayı bile denedim. Devasa okyanusları aşarak birilerine ulaşabilse bile bulan insana benim nerede olduğumu değil ama var olduğumu hatırlatacak bir not.

Yazdıklarıyla devleşen bir üstadın da dediği gibi, “deniz mavidir, mavi umuttur” ve ben umudumu sadece bir şişeye değil, maviye emanet ediyordum.

“Not, bir gün birinin eline geçer mi, ne zaman geçer, onlar notu bulduklarında ben hâlâ burada ve yaşıyor olacak mıyım?” diye düşünmeden, içimden gelenleri yazıp maviliklere emanet etmiştim.

Ve bir gün, artık mucizeleri gerçek dünyada bırakan biri olarak sanal bir mucizeye şahit oldum, biri şişeyi bulup notumu okumuştu ve ben o an uyandım.

Umuda bulanmış kelimeleri maviliklere emanet ettiğim o şişede ne mi yazıyordu? O da şişeyi bulanla aramda kalsın 😉