Kendime geldiğimde hâlâ boşluğa doğru, bir daha onun boşluğunu dolduramayacakmışım gibi boş boş bakıyordum. Beynimde ise hâlâ az önceki telefon konuşmamızın çekiç izleri vardı.

Hareketsiz halimle deniz kenarındaki kayalara benziyordum ve her seferinde gerinerek ve bir o kadar güçlenerek, yüzüme vururcasına kıyıya vuran sert dalgaların “Neden?” diye sormaları çınlıyordu kulaklarımda; “Neden, neden..?”

Tüm bunlara neden olan olay ise biraz önce sevgilimden gelen telefondu. Artık eski sıfatıyla anmak zorunda kalacağım sevgilimin, ahizenin diğer tarafından nefes almadan, tüm birikmişliğiyle söylediği her bir kelime, geçmişin zehirli hatıralarına bulanan birer ok gibi hedefini yaralamaktan ziyade öldürmek üzere kulaklarımı delip beynime saplanmıştı.

Ve ben hâlâ o söylenen bazı kelimelere kanıyor, ruhumu öldürmek üzere saplanan okları çıkarmaya korkuyor, kaybından öleceğimi bilmeme rağmen kanıyor, kanmaya, kanamaya devam ediyordum.

Zehir kalbime ulaşmadan bayılmışım.

Kendime geldiğimde geçmişim yoktu, “geleceğim” diyenlerin hayal kırıklıklarıyla ıslanmıştım.

Dakikalarca boş boş baktığım deniz bile boyum kadar yükselen dalgaları ile tüm birikmişliğini dışa vurmaya, belki o da başkalarının kirlettiği geçmişinden kurtulmaya çalışıyordu.

O dışavurumlardan ben de nasibimi almış, dalgaların yüzüme vurmasıyla kendime gelmiştim.

“Sen de vur be deniz, sen de vur…” dedim. Zamanında umut dediğim, mavisini alıp yüzüme sürdüğüm deniz, cadılar bayramında simsiyah kostüm giymiş asi kız hırçınlığındaydı. Yarın tekrardan mavi elbisesini giymesiyle yeniden durulacağını da bildiğim gibi.

Bir çocuk sesi, yorgun martı çığlığına, geçmişten gelen zehirli anılar bugünüme karıştı. İnsan vücudu gerçekten mükemmel, sen kendini koruyamasan bile o senin için elinden geleni yapıyor. Bedenim zehrin yarınlarıma da bulaşmaması için kendini kapattı, tekrardan bayılmışım.

Karanlığı ince bir nevresim gibi üzerine örtmek için hazırlanan deniz, o kendisini hırçın gösteren makyajını ve kostümünü çıkarmış, yarın giymek üzere başucundaki mavi elbisesiyle uyumaya geçmişti bile.

Kendime geldiğimde artık hava kararmak üzereydi. Hâlâ ıslaktım, hâlâ üşüyordum ama havanın aksine şimdi ben aydınlanmıştım.

Virüs girince kendini korumaya alan bilgisayar sistemi gibi kendini kapatan bedenim, yeniden başlatılmış ve şansa bak ki bilgisayarlarda olduğu gibi bende de işe yaramıştı.

Bir kedi yanaştı yanıma. Gecenin rengine bulanmış kadar simsiyah ve daha tüylerinin boyası kurumadan diliyle boynundaki tüyleri yalamış gibi, boynunda beyaz bir kalp deseni vardı. Ben tam nereden hatırlıyorum ki bu kediyi diye düşünürken, ilkokuldaki bir resim dersimi hatırladım.

Derste tüm sınıfla birlikte çizdiğimiz kediler içerisinde bir tek ben simsiyah bir kedi çizmiştim. Öğretmenimin yanıma gelip, “Kedini karanlıkta göremeyebiliriz, kaybolmaması için gel bunun üzerine küçük bir işaret koyalım,” diyerek, sırtına beyaz kalp çizmesi canlandı gözümün önünde.

Üzerinden geçen zamanla sırtındaki kalp şekli boynuna kayan kedi sanki canlanmış ve yanıma gelmiş, bacaklarımın arasında sürünerek bir canım sana feda olsun dercesine kalan sekizini çiziyordu. Eğildim, atışını hissedecekmişim gibi heyecanla boynundaki kalp desenine dokundum.

O an ay büyüdü, bir martı uyandı, tıpkı bir çocuk gibi güldü ve ben gerçekten kendime geldim. Kedinin siyahlar içerisinde bir umut parçası kadar beyaz küçük kalbi parmaklarımın ucunda atıyordu. Telefonumu elime aldım ve kalp atışını hisseden parmaklarımla, “Haklısın, ayrılmalıyız,” yazdım.

Çünkü çok sevmek böyle bir şeydi…