İngiliz BBC Televizyonu’nun önde gelen belgesel yapımcısı Laurence Rees’in yeni kitabı The Holocaust: A New History (Holokost: Yeni Bir Tarih), adından da anlaşılacağı üzere Nazilerin Avrupa Yahudilerine yönelik soykırımını konu alan bir çalışma. Geçen yıl basılan eser, alanının en iyilerinden biri olarak lanse edildi. Yahudi Soykırımı üzerine sanırım 100’den fazla kitap okumuşumdur. Rees’in kitabı gerçekten iyi ama çok daha iyileri tabii ki var…

Laurence Rees’in çalışmasını bu kadar ön plana çıkaran, içerdiği tarihi bilgilerden çok, insan hikâyeleri. İnsan hikâyelerini Hitler’in iktidar mücadelesine başladığı 1920’li yıllardan itibaren odağına alan Rees, onların tanıklıkları üzerinden bizleri 1945 yılına kadar getiriyor. Neredeyse 30 yıldır bu konu üzerinde çalışan Rees, BBC için çok önemli Nazi Almanya’sı belgesellerine imza attı zamanında. Dolayısıyla kitap da bir tarih çalışmasından çok bir belgeseli andırıyor. Tek eksik, görüntü… Ama her dönemden bulduğu tanıklar, gerçekten eseri çok değerli hale getiriyor.

Laurence Rees

Kitaptaki tanıklıkların neredeyse tamamı, daha önce hiçbir yerde yayımlanmadı. Konuşanlar arasında katiller de, kurbanlar da, kurtulanlar da, seyirci kalanlar da var. Tarihin gelmiş geçmiş en büyük insanlık suçlarından birinin nasıl işlendiğine, nasıl kayıtsız kalındığına dair bizim gibi insanların düşüncelerini öğrenmek, şaşırtıcı olduğu kadar büyük bir ders niteliğinde.

Geçmişten neden ders alınması gerektiğini bu insanların tanıklıkları anlatıyor bize. Dersi alıp almayacağımız tabii ki bize kalmış. Tanıklıkları okurken, bu insanların yıllarca, “Ya bu kadar da olur mu, bu da yapılır mı, daha kötüsü olmaz herhalde?” duygusuyla yaşadıklarını idrak ediyor, ardından da korkunç sonlarını kabullendiklerine şahit oluyorsunuz. Okuması gerçekten çok etkileyici.

Yahudi Soykırımı, insanlık tarihinin en büyük acılarından biri olarak hep hafızalarda kalacak…

Acı verici insan hikâyeleri

Kitaptan örnekler vermek istiyorum: Erna Krantz gibi sıradan bir Alman kadınıyla tanışıyoruz mesela. Rees, onunla 80’lerde tanışmış. Krantz, savaş öncesi günleri iyi hatırlıyor: “İşsizlik bitmişti. Düzen ve disiplin vardı. Bence iyi zamanlardı.”

Asker Wolfgang Horn da Rusya cephesinde sivilleri öldürürken pişmanlık duymamış: “Rusların köylerini yakmaktan çekinmiyorduk çünkü bu insanlar bizden daha ilkeldi.”

SS’lerin Slovak katliam timlerinden birinde görev almış Michal Kabac da Rees’e yaşadıklarını anlatırken o günleri iyi hatırlayanlardan: “Yahudileri zorla trenlere bindirip onlardan ne var ne yok çalardık. Maaşımız iyiydi. Güzel yerlerde kalıyorduk. İyi yemek yiyorduk. Şikâyet edecek durumumuz yoktu.”

Rees, bizi soykırımdan kurtulanlarla da tanıştırıyor kitabında. Mesela Eva Votavova. Auschwitz Toplama Kampı’na getirildiğinde annesinden nasıl ayrıldığını, ertesi gün annesinin gözlüğünü yüzlerce kişiye ait giysi öbeğinin arasında bulup onun öldürüldüğünü anladığını öğreniyoruz. Tüm bu insan hikâyeleri gerçekten çok değerli…

Mitler yıkılırken…

Rees, kitabı 1920’lerde başlatıp 1945 yılında Almanya’nın teslim oluşuna kadar getiriyor. Aslında cevap aradığı sorular şunlar: Bu soykırım nasıl gerçekleşebildi? Kimse neden bir şey yapmadı? Bir şeyler yapılabilir miydi?

Bunları cevaplamaya çalışırken bazı mitleri de yerle bir ediyor Rees. Bunların başında insanların ölüme koyun gibi gittiği inanışı geliyor.

Rees’in parça parça ettiği bir başka inanış da, Yahudilerin yok edilmesinin önceden planlanmış bir eylem olduğu. Rees, bunun -inanılması güç ama- deneme yanılma yoluyla adeta kervan yolda düzülürcesine yapıldığını, asıl katliamların da savaşın bitmesine yakın gerçekleştiğini anlatıyor.

Holokost, son derece içten ve ufuk açan bir tarih çalışması. Mutlaka okunmalı…