Can’a…

Öykü: Hasan Cüneyt Bozkurt

Ece, aceleyle evden çıkan annesinin mutfak masasının üzerinde unuttuğu fotoğraf makinesini kurcalarken bir kareye takılmıştı. Küçükçekmece Gölü’nün koşu yolunda çekilmiş bir fotoğraftı bu.

Özenle budanmış ağaçlar, yol boyu ölçülü aralıklarla dikilmişti. Bu yeşilliğin içinde güzel bir kadın vardı, yanında da siyah takım elbiseli bir erkek. El ele tutuşmuşlardı. Fotoğrafı o adam çekmiş olmalıydı. Bir eli makinede diğeri kadının parmakları arasındaydı. Kadın boşta kalan elini adamın koluna dolamıştı.

Ece, allak bullak olan düşüncelerini düzene sokmakta zorlanıyordu. Sinirinden buğulanmış gözleri ışıl ışıldı. Toparlanmaya çalışarak aklını silkeledi. O adamı belleğinin çukurundan çekip çıkarmalıydı. Ama bu dört köşe, kemikli surat hatırladığı yüzlerle bir türlü eşleşmiyordu. Biraz ipucu elde etmek için dikkatini fotoğrafın ayrıntılarına verdi.

Mevsim sonbahardı, bulutlar kimi yerde buz mavisi, kimi yerde gri bir deniz gibi dalgalıydı. Göğün altında bütün renkler koyuydu. Ece, böyle sıkıntılı, yarı aydınlık havaları seviyordu.

“İnsanı kendisiyle yalnız bırakır, tutar kolundan ruhun karanlığına sürükler,” diye düşünüyordu.

O karanlıkta bu adamı aradı.

Göl, hafif dalgalıydı. Kürek çeken gençler gördü. Suyu ok gibi yararak yol alıyorlardı. Küreklerden ürken kuşların siyahlı beyazlı bulutlar halinde havalanıp sudan bir karış yükseklikte uçtuğunu fark etti. Bu görüntüye yabancı değildi.

Çocukluğundan beri ne zaman canı sıkılsa evlerine birkaç durak uzaklıktaki bu göle gelir, onların uçuşunu izlerdi. Gölün içinde balık kovalayan kuşlar görürdü. Kırmızı gözleri aç, kara tüyleri ıslak, dalıp yüzerdi karabataklar. Martılar onların içinde kar gibi top top kalırlardı. Sürü, sudan ayrılmadan ağır ağır ilerler, öndekiler konduğunda arkadakiler onların önüne geçer, böylece hiç dağılmadan hem konan hem uçan koca bir yumak olurlardı. Banklara oturup onları hayal eder, onlarla birlikte yüzmek, onlarla birlikte uçup gitmek isterdi buralardan.

Ece’nin gözleri çiftin tam üstünden uçan martıya takıldı. Ansızın yakalanmıştı bu kareye. Sadece o değil, yürüyüş yapan kadınlar da donup kalmıştı koşu yolunda. Birisi arkasını dönüp merakla onlara bakmıştı. Dershaneye giderken bu kadınlarla hep karşılaşırdı. Sıkı sıkı bağlanmış başörtüleri, kalın hırkaları, uzun etekleriyle üçerli beşerli gruplar halinde sabah yürüyüşüne çıkarlardı. Kimisi arada bir durup gelişi güzel spor aletleriyle uğraşır, spor elbiseleri giymiş bazı kadınlar da köpeklerini gezdirirlerdi. İşte onlardan biri de girmişti fotoğrafa. Kadın, köpeğini çekiştiriyor, köpek sahilin hemen arkasından geçen banliyö trenine havlıyordu. Fotoğraftaki güzel kadın, havlama sesinden ürkmüş olacak gülümsemeye çalışırken yan gözle kaygı içinde bakmıştı köpeğe.

Onu izlerken buğulanan gözleri yükünü daha fazla taşıyamadı, damla damla fotoğrafa aktı. Babasını düşündü, üç aydır görmediği babasını. Geçen gün mektubu gelmişti Adana’daki şantiyeden.

“Geceleri bir ışığın yanıp sönmesi kadar günler, gündüzler uzun,” demişti.

“Zaten bunun için seviyorum gündüzleri işe gitmeyi. O günü bitmiş sayıyorum. Daha çabuk geçiyor zaman. Ta ki işgününün ortasına kadar. Sonra tek tek sayılan dakikalar yeniden başlıyor.

Dört hasat geçirdim Adana’da, dört kez gördüm büyük başlangıçları, büyük bitişleri; ama şunun şurasında sekiz gün kaldı bu çilenin bitmesine. Aklıma geldikçe gülümsüyorum. Bir de o gümlemeler, çınlamalar, cızırtılar ve zırıltılar olmasa. Her sabah uykum demir sesleriyle bölünüyor.

Gök karanlık, sıcak rüzgârlar dolanıyor ortalıkta. Bütün şehir yaz günü sobalı bir evde yaşıyor sanki. Sokakta harıl harıl yanan kömür sobasının sıcaklığı var. Giysilerimi çıkarmak yetmiyor, derimi yüzüp atmak geliyor içimden. Alaf esiyor. İçinde demir tozu, demir yanığı ve ekşi ter kokusu. Her esinti burnumu tartaklıyor. Boynumdaki havlu sırılsıklam, yüzüme yapışan yağlı ter damlaları boncuk boncuk. Şantiye çalışıyor. Her gümlemede aklım gidip geliyor, yağlı boncuklar titriyor. Ellerimi yüzüme sürüyorum, kayganlaşıyor ellerim, yüzümde bir ferahlık.

Tenimi süzgece çeviren adını bile bilmediğim kaçıncı böcek bu? Vücudumun her yerinde telaşlı adımların kıpırtısı var. Arkalarında bıraktıkları benek benek lekeler. Kaşıntılı ince bir acıyla sızlayan sigara yanığı gibi lekeler. Kollarımda, bacaklarımda, boynumda tokat izleri, böcek artıkları, yine de gülümsüyorum.

Kaldırıma sıkışmış bir dut ağacı var. Pencereden bakınca görünüyor. Çatal dala çalı döşemiş bir kumru. Pembe bir yumurta var içinde. Yuva boş, yumurta yalnız. Gümleme ve çınlamalar, cızırtı ve zırıltılar. Ben ürkütmemek için perdeyi açmaya korkarken şimdi bu gürültüler…

Keyfim kaçtı, pencereyi kapattım. Anız yanığı çarpıyor burnuma. Kara dumanın içinde yol alarak işe giden insanları hatırlıyorum. Biraz sonra orada olacağım. Alevlerin içinde yuvalarını, yumurtalarını terk eden keklikleri göreceğim. Kırmızı gagaları titreyecek, kulağımda kanat sesleri patlayacak, keklik çığlıkları duyacağım. Gülümseyişleri silinecek. İçimde derin bir bunaltı hortlayacak.

‘Beni rahat bırak,’ diyeceğim, ‘sabahları bari rahat bırak.’

Şakaklarımda ağırlık, gözlerim yere düşecek. Yine hatırlayacağım, seni, yalnızlığımı. İçim sıkılacak. Seni İstanbul’da bıraktım ya, en çok o koyuyor bana.

Üzülüyorum.”

***

Sana daha önce mektup yazmış mıydım baba? Gerek duymadım galiba, hiç bana bu kadar uzak olmadın ki. Oysa eskiden ne kadar yakındık birbirimize. Hatırlıyor musun, çok erken saatlerde işe giderdin, hiç dönmeyecekmişsin gibi gelirdi bana. Senden ayrılmak istemez, boynuna atlardım. Annem gelip kollarımı boynundan yolardı. Bir yolunu bulup ondan kurtulur, iki gözüm iki çeşme ceketine yapışırdım. Belki de annemle baş başa kalmak istemezdim.

On beş yıl önce çekilen eski bir filmin beni hâlâ duygulandıran görüntüleri bunlar. Biliyor musun, aklımda kalan o sahneler dışında sana sarıldığımı hiç hatırlamıyorum. Hep sen bana sarılırdın, özür diler gibi, teselli eder gibi bir sarılmaydı bu. Beni anneme mahkûm ettiğin için seni suçladığımı bilirdin. Neden ondan ayrılmadın ki?

Bir keresinde, “En kötü anne bile annesiz olmaktan iyidir,” demiştin. Ama ayrılmayı aklından geçirmedin denemez. Herkesin içinde sana bağırdığında kıpkırmızı olurdun. Temizlik yaparken seni azarladığında sanki kardeşmişiz gibi odama gelir bana sığınırdın. Gözlerindeki kızarıklıkları saklamaya çalışır, kapıyı çarpıp gitmemek için eski günleri düşünürdün.

Güzeldi, akıllıydı, sen ona hayrandın. Ama annem seni hiç sevmedi baba. Sürekli bize gelen şu kokoş arkadaşları var ya, onlarla konuşurken duydum. O güzelim şiirlerinle büyülemiştin annemi. Çok içkili olduğunuz bir gece seviştiniz, sonra büyü bozuldu. Artık herhangi biriydin onun için. Dedemden korktu, seninle evlenmek zorunda kaldı.
“Kafam eserse boşarım,” diye düşündü.

İkimiz de onun için vazgeçilmez değildik baba, ikimizi de kendine yakıştıramadı. Hep kendisi gibi bir kızı olsun istedi. Oysa ben sana çekmişim. Eskiden bunu söylemek canımı acıtırdı, artık umursamıyorum. Onun kadar güzel olmadığımı biliyorum. Hatta çirkin bile sayılırım. Alınmıyorsun değil mi babacık? Sen hala benim kahramanımsın.

Kendime yeni bir kahraman bulmam için beni cesaretlendirdiğin günleri hiç unutmuyorum. Böyle anlarda seni herkesten daha yakın hissediyordum kendime. Ne var ki erkeklere karşı hep çekingendim. Birini ne kadar çok beğenirsem o kadar uzaklaşıyordum ondan. Hiçbirine kendimi yakıştıramıyordum. Hep mutsuzdum. Özellikle anneme karşı hep somurtkan.

“Sen bu suratla koca bulmazsın,” derdi.

Bunu çirkinliğime yorar, üzülürdüm. Bazı geceler gölün kenarındaki banklara uzanır, hırkamı kendime yastık yapar, sanki birine sarılıyormuş gibi kollarımı kavuştururdum. Sıcaklık arardım. Çocukluğumdan beri hiç tanımadığım, erkeklerle doldurulamayacak kadar güçlü bir özlemdi bu benim için.

Yine de kahramanımı aramaktan vazgeçmedim. Kendimi onunla düşünürdüm. Beni dinlerdi, severdi. Yüzünü hiç görmemiştim ama çiz deseler çizebilirdim. Ona benzeyen biriyle karşılaşsam hemen âşık olurdum. Yalnız kalma korkusuyla panik içinde peşinden koşardım. Dünyada bulup bulabileceğim son kişi olduğunu düşünürdüm. Belki de kaçtığı için âşık olurdum.

Aşk, kovalamaktı benim için.

***

O fotoğrafın çekildiği gün Ece dershanedeydi. Günlerdir gözlerini ayıramadığı delikanlıya nefretle bakmıştı. Kur yaptığı kız hemen yanında oturuyordu. O gün dersler bitmek bilmedi. Üçüncü teneffüste kendini dışarı attı. Dershaneden çıkıp Sirkeci Garı’na gitti. Duvara yaslandı. Gelip geçen telaşlı insanları izledi. Üzerindeki ağırlık hareket etmesini zorlaştırıyordu.

Sadece reddedilmek değil, başka sorunlar da vardı kafasını kurcalayan. Dersten kaçmakla iyi mi etmişti? O sene sınavları mutlaka kazanmalıydı. Aile bütçesi dershane masraflarını bir sene daha karşılamaya yetmeyecekti. Avukatlık yapan annesi işlerini düzeltebilmek için üniversiteden tanıdığı bir arkadaşıyla hukuk bürosu açmayı planlıyordu.

Babası bütçeye daha fazla destek olabilmek için Adana’daki şantiyede çalışmayı istemeden kabul etmiş, üç aydır eve gelememişti. Onun yokluğunda ev daha da çekilmez olmuştu. Annesinin hemen hiçbir şeye tahammülü yoktu. Ece’yi ne zaman görse deneme sınavlarından aldığı puanları soruyor, gelen cevap ne olursa olsun hep daha fazlasını istiyordu.

Eve gitmek istemedi. Bu karanlık havada gölde olmalı, içindeki hüznü orada yaşamalıydı. Banliyö trenine bindi. Tren hareket etti.

Her zamanki gibi kapısı penceresi açık, ilçeden ilçeye işçi taşıyor, çoğu çocuk. Sabah soğuğuna aldırmıyorlar. Kimisi sırtını kapının açık kanatlarından birine vermiş, bir ayağını da diğer kanada dayamış. Derin derin çekiyor sigarasını. Bazıları kapının teneke eşiğine oturup ayaklarını aşağıya sallandırmış. Yanlarında boya sandıkları, midye tepsileri, tartı aletleri, simit tezgâhları…

Ece onlardan korkuyor. Geçen sene cep telefonunu vermek istemeyen bir arkadaşını trenden aşağıya atmışlardı.

Raylara fırlatılmak, daha da çirkinleşmek, sınıftaki delikanlı, dersten kaçtığını öğrenen annesinin azarlamaları, raylar, çirkinlik…

Bu kaygılı yolculuk bitiyor. Göğün karanlığına rağmen göl sakin. Rüzgâr suyun üstünü hafif hafif süpürüyor. Kuşlar uzaklara konmuşlar, beyaz benekli siyah bir çizgi halinde dalgalarla birlikte karşı kıyıya sürükleniyorlar. Başörtülü kadınlar sabah yürüyüşündeler. Spor kıyafeti giyenler köpeklerini gezdiriyor. Kamelyalarda, banklarda, çay bahçelerinde sevgililer var. Cep telefonlarından çıkan müziğe eşlik ediyorlar. Etekleri rüzgârlı genç kızlar ince uzun bacaklarıyla utangaç adımlar atıyor iskelede. İçlerinden birkaçı Ece’nin liseden arkadaşı. Karşı kıyıdan kurşun gibi gelen kanocuları hiç kaçırmaz, her gün bu saatlerde iskelede toplanırlar.

Kızlarla birlikte kanocuları izlemek, onlara el sallamak, gülümsemek, içinde yavaş yavaş büyüyen bir sıcaklık, yanaklarının pembeleşmesi… Bunları düşündükçe mutlu oluyor. Dershanedeki genci unutmak için dirsekleri iskele demirlerinde, yanakları avuçlarında, kızlarla birlikte gülüşmeler, kıkırdaşmalar…

Bu sırada iskelenin arkasındaki çay bahçesinden birinin ona seslendiğini duyuyor. Annesinin sesi bu. Yanında siyah takım elbiseli bir adam var. Üniversiteden arkadaşı olmalı. Bileğindeki ipin ucunda fotoğraf makinesi sallanıyor. Kızın gözleri adamda, adamınki kızda. Annesi hınçla yerinden kalkıp Ece’yi kolundan tutuyor. Öfkesi sesinde patlıyor:

“Bu saatte ne işin var burada? Bir de utanmadan dersten kaçıp oğlanlarla fingirdeşiyorsun. Bir ton para veriyoruz o dershaneye. Haberin var mı senin?”

***

Annem bu umutsuz çabalarımı seziyordu. Belki de acıyordu bana. Yardım etmek istiyordu.

“Madem baban gibi çirkinsin bari benim gibi güçlü ol,” dercesine çözüm arıyordu.

Örneğin mutlaka folklor ekibine seçilmeliydim. Törenlerde mutlaka şiir okumalıydım. İstemeden seçmelere katılırdım. Öğretmenler annemin hatırına beni gösterilere alırlardı.

Bir keresinde, lisedeyken şiir okumak için kürsüye çıktım. Karşımda büyük bir kalabalık vardı. Etraftakilerin gözleri zehirli oklar gibi bedenime saplanmıştı. Vücudum uyuştu. Hissiz bir et yığınına dönüştüm. Hepsi birden üzerime çullansa hiçbir şey hissetmeyecektim.

Ellerimin titremesine engel olamıyordum.

“Eyvah!” diyordum, “Bunu gördüler galiba.”

Kim bilir ne kadar ayıplamışlardı beni. Zavallı kalbim, göğsümü delip dışarı fırlayacaktı.

Birisi kahkahalar atarak kalın bir çengeli belime geçirdi. Var gücüyle kendine çekti. Ağır bir yük altında eziliyormuş gibi iki büklüm oldum. Sırtım, vücudumu dik tutmak için dayanılmaz ağrılar çekiyordu.

O şiiri evde anneme defalarca okumuş olmama rağmen korkuyordum. Bu korkunun kötü bir düşünce, çok güçlü, çok eski bir düşünce olduğunu bilmeme rağmen çıldırmış gibi korkuyordum.

Sonra bir an geldi, aciz vücudumdan sıyrılıp yağmur gibi ter atan bedenimin karşısına dikildim. Başka biri oldum. Elimde kutsal kitap belirdi. Karşımdakine cesaret dolu, huzur dolu sözler söylüyordum. Onu biraz yüreklendirmek için ne diller döküyordum bir bilsen. Ama ne söylersem söyleyeyim fayda etmiyordu. O idam mahkûmu, ben onu sakinleştirmeye çalışan din adamı. O ölmek üzere olan bir yaralı, ben onun acılarını dindirmek için elinde morfinle bekleyen soğukkanlı bir doktor.

Ve din adamıyla doktor kendiliğinden kayboldu, yine yalnız kaldım. Yüzlerce göz üzerime zehir kustu. Kaslarım gerildi. Derim kemiklerime zorla geçirilmiş küçücük bir elbiseydi. Arada bir titreme nöbetleri geçiriyordum. O kadar insanın gözü önünde bayılmaktan korkuyordum.

Nefes borum bir flüte dönüşmüştü. Önceden hazırladığım cümleler ses tellerimdeki notalara basmış, bekliyordu. Birkaç kere ağzımı açıp ses çıkarmaya çalıştım. Ama bir türlü üfleyemedim. Nefesim çıkmadı.

“Ah bir çıksa,” diyordum, “notalar akıp gidecek, söyleyeceklerim kendiliğinden ağzımdan dökülüverecek.”

Ağzımı açıp kaparken haksız yere seçildiğimi bilen arkadaşlarımın alaycı bakışlarını fark ettim. Çok utandım. Son bir nefesle yeniden şansımı denediğimde notalar kırık dökük ses verdi. Şiiri okumaya başladım. Son cümleye gelene kadar elimdeki kâğıt buruş buruş oldu. Mürekkep terle kâğıda yayıldı. Kelimeler kaynaştı. Ama okumaya devam ettim.

Bitirdiğimde dakikalardır başıma hücum eden kanla damarlarım şişmiş, yüzüm kızarmıştı. Şakaklarımdaki sancıların ritmi hala yüksekti. Yavaş yavaş soluğumu gevşettim. Kendimi çok yorgun hissediyordum. Tek tük, cılız alkışlar kesildiğinde kürsüden indim.

Tam o anda annem kolumdan çekip kulağıma şöyle dedi:

“Yürü, beceriksiz.”

Yaralanmıştım baba. Odama gelip neden ağladığımı sorduğunda sana bir şey söyleyemedim ama yaralanmıştım.

Salondan hıçkırıklarımı duyan annem sana bağırıyordu:

“Bu çocuğu sen bu hale getirdin. En ufak bir şeyde senin gibi ağlayıp zırlıyor.”

Ona göre ağlamak zayıflık demekti. Duygusuz biri gibi görünmeli, güçlü olmalıydım. Kötü duyguları unutmam gerekiyordu. Bunun için gösterdiğim çabalar hep boşa çıktı.

Okula yeni gelen bir öğretmenin adımı sorduğu günü hatırlıyorum. Heyecandan ne yapacağımı şaşırıp sınıftan çıkmış, kendimi kızlar tuvaletine kilitlemiştim. Kötü duyguların bastırılarak yok edilemeyeceğini çok sonraları anladım. Çünkü kötü anıları unutmak mümkün değildi. Bu kötü anılar sen yokken de devam etti. Diğerleri gibi unutulmaz görüntüler kazındı beynime.

Bir fotoğraf karesine bakıp sana, kendime, geçen zamana üzüldüm. Annem vardı fotoğrafta, gözlerinin içi gülüyordu. Bizimle birlikte değildi; ama bizimle olmadığı kadar mutluydu. Kahredici bir mutlulukla bakıyordu kameraya. Ancak beni hayal kırıklığına uğrattığını söyleyemem. Çünkü onunla ilgili hiçbir zaman güzel hayaller kurmadım. O benim kâbusum oldu. Uyanır uyanmaz sana sarıldım.

Keşke bana bu kadar uzak olmasaydın baba. Hiçbir şey söylemeden bir fotoğrafla sana her şeyi anlatabilirdim.

Görsel: Can Tanrıseven
 www.hasancuneytbozkurt.com