Hikâye derin, basit ve bahar… belki ulaşır-dı kışa? ama Eylül’ü göremeyecek kadar kısa-ymış… Ne sevdiğim püfür püfür bir mayıstı ne tembellik ve iyot kokan bir yaz ne de yorgun, soğuk bir kış… Hem sıcak hem serin. Hem öyle hem böyle… “Desem ki vakitlerden bir nisan akşamı”nda, rakının İstanbul buğusunda… -Dünyanın hiçbir nisanı böyle olmamalı. Hangi şair bizi aşka inandırdı?-

İstanbul, her iletişim öğrencisinin nihai hedefiydi. Diziler, filmler, ajanslar, dergiler, gazeteler… Büyük kararların merkeziydi. Ve Eskişehir’de okumak büyük bir nimetti. Psikolojik yakınlıktı İstanbul’a. İstanbul rüya kentimizdi. Tarihimiz, geleceğimizdi. Yolum sadece ve sadece beş dünya yılından ibaretti. Okunmuş kitaplar, ezberlenmiş şiirler, izlenmiş oyunlar, coşulmuş konserler, yazılmış reklam metinlerinden sonra. Nihayet… “Ve ben çekip giderim. Bir nehir akıp gider”di.

ve sonra ben İstanbul’a uyandım…

Çocukluğumda beni büyüleyen, belki Fatih’ten de çok… Hep istediğim, çok istediğim. Kentler, sınavlar, aşklar, ayrılıklar, yıllar geçip geldiğim. Evim… İstanbul… Herkesin sıkıldığı, trafiğinden bunaldığı, terk etmek istediği Tevfik Fikret’in Facire-i Dehr’i… tutkuydu benim için. Hiçbir şeyin sevmekten alıkoyamadığı bir atmosferdi. Galata Kulesi’nden ben nasıl vazgeçerdim? Hâlâ da öyle. Hep öyle. Yalnızlıktı çünkü. Homo sapiens’in kalabalık, rengârenk yalnızlığıydı İstanbul. -Putlar değişiyordu İbrahim.-

Yaşanan değil tüketilen bir çağdı bu. Ben mesela şeker tüketmiyordum. Ama herkes güven tüketiyordu. Zaman tüketiyordu. Mecidiyeköy’den cehenneme giden metrobüslerde… Ki bence taşı toprağı yalnızlıktı bu kentin… İnsan kalbine benziyordu. Belki de bu yüzden çok seviyordum.

Beyoğlu’ndaki karmaşayı, Fatih’teki inancı, Kadıköy’deki balık pazarını, Florya’daki 4 yıldızı çok seviyordum. İstiklal’de Oğuz Atay’ın adımlarını duyuyordum, Beyazıt’ta Tanpınar’ın… Leyla Erbil’in gözleri vardı gökyüzünde mesela, hâlâ. İstanbul’da İlber Ortaylı’nın nefesi vardı, Mabel Matiz’in şarkıları.

Boğaz’da kaç şiir yazılmış, kaç karar alınmış, kaç kişi özlenmiş, kaç kişi terk edilmişti. Herkes hem çok yalnız hem çok korkak hem çok güçlüydü bu kentte. -Hem çok suçlular nerede?-

Metroda, markette, sokakta gördüğün birini bir daha görmüyordun. Görsen de hatırlamıyordun belki. Bol kuzenli, bol arkadaşlı, hiç kardeşli yaşadığım evler gibiydi. Kalabalık ve çok yalnızdı İstanbul.

Haydarpaşa’nın ayrılığa bakan kıyılarında Yeşilçam filmlerini görüyordum. Seviyordum. Laleli’den dünyaya giden tramvaylara da aşkın büyüsüne de hep inanıyordum.

ve sonra ben bir rüyaya uyandım…

Ofiste ve yoğun bir günden sonra, Fransızca kursunu da ekip gittiğim o akşamüstü. “O” önemli. Dünyanın tüm akşamüstlerini silen bir etkisi olmuştu. – inkâr etmeyeyim.- “Sadece senin için gidiyorum, hem böyle görücü usulü tanışma mı olur hem hangi çağda yaşıyoruz?” sorularını sürükleyip gittiğim o zaman dilimi. İstanbul’da o zamanlar her şey gibi duygular da tüketiliyordu. Aşkın bu kadar dağıtan bir kimyası olduğunu bilseydim gitmezdim, belki… Ya da ilk görüşte aşka inansaydım, korkardım. Gitmezdim. Hep başarmıştım. Annem beni başarmak için doğurmuştu. Ben öyle başarılı olacaktım ki bizi terk edip giden bir babanın yokluğunu sıfırlayacaktım. Doğmayan kardeşlerimi görmezden gelmesine yetecekti annemin. Benim başarılarım. Belki bir dur diyecekti antidepresanlara. Annem çok sevilmiş, hiç vazgeçilmemiş bir kadın olacaktı. Böyle büyümüştüm ben. Çok güçlü, yıkılmaz bir kale. -Başkaldıran Lilith. Mitlerimde güçlü kadınlar vardı.- Sırtımda bir ailenin tüm eksiklerini kapatması beklenen yüklerle. Öyle de yaşamıştım zaten. Hep. Annem mutlu olsun diye… Gülsün diye.. Takdirler, okul dereceleri, ödüller, hayaller… -Mabel Matiz’in şarkılarımı söyleyeceği günler nerede?- Belki bir gün, belki hangi gün?

Karşılaştığımız an’ı ifade edecek sözcük ne olabilir diye sonradan çok düşündüm. Neydi ilk hissettiğim diye. Şaşkınlık olabilir. Hiç evcil bir an değildi çünkü. Tanıdık değildi. Kalbim mi, ben mi kimdi? salınmaya başlamıştı… Galata Kulesi de Boğaz da zaman da çok aşağı da kalmıştı. -Kalbimde bir Truva yenilgisi.- Güçlü sandığım yanlarımın kırılması anbean. Çok sonra anlamanın o kutlu kavşağıydı belki. Dünyanın hiçbir nisanı bu kadar heyecanlı olmamalı. Mayıs geliyor sonra çünkü. Ve İstanbul mayısları düşüp tuz parça olunamayacak kadar çiçekli. Çocukluk gibi bonbon şekerli.

Elimi tuttuğun anda, inanmadığım herkesin yenilgisi vardı. Sıcaklığında; annemin benimle gurur duyması, babamın bizi bırakıp gittiği için duyduğu derin pişmanlık vardı. Ertelediğim zamanlar vardı, gözlerinde. Yalnızlığı kıracak İstanbul’dun… Sen hayatımın tüm boşluklarını dolduracak kimyaydın, fiziktin, psikolojiydin. Öyle hissetmiştim.

ve sonra sen benim hayatıma girdin. Uyan! dedin…

Beni sen inandırmıştın. Umursamadan geldiğim “o” akşamüstünde. Sonrasındaki günler ve gecelerde. Koşturduğum bir kentin ve hayatın içinde, “Dur bir dinlen,” demiştin. “Hayat kısa kısa kuşlar uçuyor.” Martılar çok güzel gösteriyordu bu kenti. Güzel bir illüzyondu. Gülümsemeden hatırlayacağımız kırılmalar olabilir bazen. Öğrendiklerimiz yetmeyebilir. -Sen nasıl bir hayal kırıklığı oldun böyle… Nasıl bir sanmalar, varsaymalar bütünü…- Ama ben biliyordum. Sisten, pustan tüneller vardı insanların arasında. Saman alevinden köprüler. Maskelerle bir körebeydi İstanbul. Aşk baş edilebilen bir ağrıydı. Ve zamanda(la) eriyebilen bir kelime…

Gülüp de geçemedim tabii ki. O kadar gevşek değildi hayatla kurduğum ilişki. Yıkılmadım da. -Mitlerimde şifacı Şamanlar vardı.- Durup düşündüm ben de. Filmler izledim, rakılar, kahveler içtim. Spor yaptım, dua ettim, anneme sarıldım. Döndüm kendi ritmime. Metrobüse binip işe gittim her sabah. “Ey sen ne güzelsin kavgamızın şehri.” Yalnızlığa karıştım./Yalnızlığına karıştım İstanbul’un.

Hayatın bu kaos dilini seviyorum… Kendi içindeki tekinsiz ritmini… Gelecek yılın, yarının hatta bir sonraki anın sadece bir ihtimal oluşunu… İnsanların kocaman yalnızlıklar halinde yaşadıklarını da biliyorum, aralarındaki duvarların korkulardan örüldüğünü de… Aşkın, öfkenin, nefretin, umudun karmaşasında sevginin büyüsüne inanıyorum. Hayatın bu kaos dilini seviyorum.. Rengini. Ve tanıyorum İstanbul’un yalnızlığını.