Bir masal tadında başlayan Hıdırellez gecesinde, etrafı renkli taşlarla çevrili kumsal ateşinin çevresinde uyumuş, üzerimizde biriken çiy tanelerinin ıslattığı bedenlerimizin üşümesiyle daha gün doğmadan uyanmıştık. Gözlerimi açmamla yorgun ateşimizin küçülen kızıllığının hemen ardında yatan, sanki gece kılığına girmiş cadının verdiği elmayı yediği için uyuyan güzele takıldı gözüm. Gecenin karanlığına saklanan tüm güzelliklerin, gündüzün gerçeğinde fark edilme huyları vardı.

Birkaç metre ileride bir gül ağacı dibinde gömülü kesemin içerisinde duran kâğıda çizdiğim mutlu bir ailenin başrolünü üstlenen kadına ne çok benziyordu. Ben ne kadar beceriksizce resmetmiş olsam da hayallerimdeki mükemmel çizimin sureti tam karşımda duruyordu. Saçlarının sarısını henüz doğmak üzere olan güneşten alırken, bin bir gecedir dinlediğim masallardaki gibiydi uyuyan yüzü, masumiyeti için müze açabilirdim.

Kirpiklerini sanki bir kelebeğin kanadını narin çırpışı gibi kırpmasıyla eşzamanlı, denizden kumsala doğru tatlı bir meltem esti; hâlâ gecenin etkisini hissettiren simsiyah gözlerini açmıştı. Etrafına gülümseyerek öyle bir “günaydın” dedi ki, her gülümsemesinde güneş biraz daha yükseldi, gün biraz daha aydınlandı.

Göz göze geldiğimizde güneş artık benim içimde de yükselmeye başlamıştı. Hemen kalktım yerimden, biraz ilerideki kulübenin içinde gece süslemelerde kullandığımız ve yüreğim gibi o da bağlarını koparıp gökyüzüne yükselmek isteyen, bunun için tavanı zorlayan kırmızı balonlardan bir tanesini aldım, yanına gittim. Balonu ona vermemle balondan daha koyu kırmızı olan dudaklarıyla beni öptü. O an güneş mi, ateş mi yoksa dudakları mıydı hissettiğim sıcaklığın kaynağı bilmiyordum ama artık tüm vücudumu kaplamıştı. Heyecandan bayılmışım.

Sonrası kaos. Sonrası gürültü. Her yer sıcak ama çok sıcak. Sesler birbirine karışıyor. Az önce uyandığım yerdeyim yine, yatıyorum, bedenimi oynatamıyorum. Hayır, hayır, tüm gece ettiğimiz dansların yorgunluğundan değil, hayallerimi yutmuş kadar nefessizim, ölüyorum sanki.

Sonra tanımadığım kalın bir sesin önce yüzüme, sonra sağa sola bağırdığını duyuyorum.

“İyi misin? Merak etme, kurtaracağız seni!”

“Yaşıyor bu çocuk, gözlerini açtı!”

Bu çocuk ben miydim? Peki, sarı saçlı kız, kırmızı balonum, kâğıda çizdiğim hayallerim ya ateşin etrafında gülüp, dans edip uyuduğum arkadaşlarım?

Hastane yolunda taktıkları oksijen maskesinin etkisiyle hatırlamaya başlıyorum. Hafta sonu tatili için şehrin biraz dışında bahçeli bir evi olan arkadaşımın daveti için gelmiştim buraya. Bir hafta önce ısınmaya başlayan hava birden soğumuş ve dün gece sobayı yakmak zorunda kalmıştık. Sonrasında ise sanki sahilde ateş yakmışız gibi etrafına oturmuştuk.

Gecenin karanlığında kendine yol açıp ışığıyla penceremizden içeri misafir olan dolunaya baktığımda gördüğüm renkli hayallerimi de, bir arkadaşımın yolda gelirken trafikte balon satan esmer çocuğa yardım olsun diye aldığı, tavana yapışan kırmızı uçan balonlara baktığımda gördüğüm umutlarımı da hatırlamaya başlamıştım.

Ve kâğıda çizilen dileklerimiz. Sobanın etrafında oturan bizlerin, ritüelin en masalsı kısmını, aynı kâğıtlara çizilen farklı hayallerimizi de hatırlıyorum. Gece bahçeye çıkıp bunları bir gül ağacı altına gömmek, sabah aynı yerden alıp denize atmak görevlerini aramızda paylaşmamızı da.

Ve bin gecedir dinlediğimiz masal bir gecede, sobadan sızan gazla bitmişti. Ben aynı gecenin sabahında, tek gününe yarının hayallerini bile sığdıran bir kelebeğin rüyasından öksüre öksüre uyanmıştım fakat masalımızdaki diğer kelebekler benim kadar şanslı değildi. Dün gece ağacın altına bırakılan dilekleri ise başka bir dünyada gerçekleşme ihtimaliyle toprağın biraz daha altına gömülmüşlerdi.