Pulbiber yazarlarından Faruk Turinay’ın kaleme aldığı “Puşkin’in Bilmediği” adlı tiyatro oyunu ilk kez Yalova’da sahneleniyor.

17 Mayıs 2018 Perşembe günü saat 21.00’da Yalova Raif Dinçkök Kültür Merkezi Özgecan Aslan Salonu’nda seyirciyle buluşacak oyun, Yalova Üniversitesi Tiyatro Kulübü (YÜTİK) oyuncuları tarafından perdeye taşınacak.

İki perdelik Puşkin’in Bilmediği, Puşkin, Lermontov, d’Anthès gibi tarihi karakterlerle Ruslan, Albina, Rafael Trufanov gibi kurgusal karakterlerin yüzleştiği olaylara sahne oluyor. Fakat işler bu kadarla kalmıyor, ölümlü insanları rahat bırakmayan Zeus’un başını çektiği Tanrılarla onlara karşı insanların yanında yer alan Tabiat Ana’nın Çocukları’nın mücadelesi düğümü çözüyor.

Hikâyesinin Çarlık Rusya’sında geçtiği Puşkin’in Bilmediği, “iyimser” bir tragedya…

Puşkin’in Kafkas Esiri adlı poemasından esinlenen Turinay’ın oyununda Çerkeslere esir düşen bir Rus delikanlısı olan Ruslan, kendisine âşık olan Çerkes kızı Albina’nın aşkını önce reddetse de sonra onun beraber kaçma teklifini kabul eder. Ancak başlangıçta reddedilmeyi gururuna yediremeyen Albina intihar eder.

Öte yandan, Tanrılar insanlara bir “son” bulma arayışındadır. Rafael Trufanov adlı genç şair, Puşkin’in Albina’yla ilgili anlattığı hikâyeyi eksik bulur ve Tanrıları kızdırmayı göze alarak yeniden yazar. Puşkin düelloda d’Anthès’in kurşunuyla yine ölecek olsa da Tabiat Ana’nın Çocukları, Tanrılara karşı insanların yanındadır.

Faruk Turinay

Turinay’ın, Puşkin’in Bilmediği‘ne yazdığı yarı kurgusal önsözde oyunun yazılma süreci şöyle anlatılıyor:

Oyundan Önce

Tepeye uzanan yokuşu tırmanan bir at arabası gibi ağır ağır ve sarsılarak kışa doğru yaklaşan bir sonbahar akşamı, Puşkin’in “Kafkas Esiri” adlı poemasını okumaya başlamıştım. Tıpkı o araba gibi yokuşun başına varmadan, daha poemayı bitiremeden ellerim, bir tütün tiryakisinin cebindeki sigaraya uzanışı gibi kaleme uzandı. Oradan bir şiir doğdu ve o şiirden de bu oyun: “Puşkin’in Bilmediği”. Şairin sadece et ve kanı değil, dizeleri de karıştı oyuna. Sanki, Puşkin bazı dönemeçlerde beni susturdu ve doğrudan kendisi konuşmak istedi…

Ama oyundan önce ne olur ki? Olup biten her şey hikâyenin içinde değil midir?

Şeyh Bedrettin Destanı’nı yazmadan önce Nazım’a Börklüce’nin bir müridi görünmüş ak bir kıyafet içinde. Bana da bir şey oldu: genç bir adam göründü, sanki değil, kesinkes; hem de şiirim biter bitmez. Şöyle ki:

Çalışma odamın penceresindeydi. Görünmeyen bir el onu havada tutuyordu adeta. Kendisini daha önce görmüş gibiydim, irkilmedim. “Ben Rafael Trufanov’um” dedi, “iki yüzyıl kadar önce bir gün Puşkin’in evini kiraladım, bilmeden. Yere saçılmış elyazmalarını tek tek topladım.” Çok doğal bir hâldeymişiz gibi elindeki bavula davrandı, içinden çıkardığı saman rengi, şişkince zarfı uzattı, “Al dedi, bunlar artık bana yaramaz. Ben öldüm ve unutuldum.” Tüm şaşkınlığıma rağmen uzattığı zarfı aldım, tek kelime etmeden. Adam başını geriye çevirdi, denizin karanlığına baktı; sonra bana dönerek şu cümleyi söyledi son olarak: “Öldüm ama şimdi de daha çok şey biliyor değilim”.

Rafael Trufanov, penceremden kaybolunca, düşündüm uzun saatler boyunca:
Benim bilmediklerim de günün birinde bir oyuna sığacak mıdır, kim bilir…

Oyunun prolog kısmından manzum bir parça, “Olmayan Bir Adamın İnsanlara Seslenişi” başlığıyla daha önce Pulbiber’de yayımlanmıştı.