4 sene önce başladığım koşu maceramda bir eşik atladım 12 Mayıs 2018 itibarıyla. Bozcaada’da yarı maraton koşarak ağır fiziksel travmalar geçirmiş bir vücudun neler başarabileceğini en başta kendime gösterdim. Hedefim belli artık: 50 yaşıma gelmeden maraton koşmak.

Sonunda, ilk yarı maratonumu koşmayı başardım (bilmeyenler için yarı maraton, 21 kilometre demek). Hem de hiç durmadan koştum. Tek bir yerde, tek bir yokuşta bile yürümedim. Fotoğraf ve video çekerken bile koşuyordum, o yüzden de hepsi berbat çıktı zaten ama olsun.

4 sene önce başladığım bu koşu macerasında bir eşik atladım 12 Mayıs 2018 itibarıyla. Ağır fiziksel travmalar geçirmiş bir vücudun neler başarabileceğini, en başta kendime gösterdim. O yüzden bu yazımda biraz böbürlenmek istiyorum.

Dünyada yarı maraton koşmuş milyonlarca insan var, biliyorum ama önemli değil. Ben başardım sonuçta. Ve artık daha fazlasını istiyorum. Çünkü başarabileceğime inanıyorum.

Hedefim belli artık: 50 yaşıma gelmeden (44 yaşındayım) maraton koşmak. Şimdi izninizle Bozcaada yarı maratonunu nasıl koştuğumu anlatmak istiyorum…

Bozcaada’yı daha önce iki kere koştum. İkisinde de kendimi 10 kilometrede denemiştim. 2017 yılında ilk kez 21 kilometre için hazırlanmıştım. Sonra son gün patladı bütün planlar ve koşamamıştım. Kısmet bu yılaymış.

Hazırlıklarıma mart ayında başladım. İstanbul, Etiler’de oturduğum için rahat koşabilecek çok alan var. En güzeli de her yer yokuş. Başta Küçük Bebek olmak üzere, bana 21 kilometreyi koşturacak dayanıklılığı kazanmamı sağlayan tüm yokuşlarıma buradan sevgi ve saygılarımı iletmek istiyorum. Siz olmasaydınız, olmazdım.

İki ayda neredeyse 200 kilometre koştum. Mayıs başında Etiler-Beşiktaş-Tarabya parkurunda terlemeden 18 kilometre koştuğumu görünce, “Bu iş tamam,” diye düşündüm. Bozcaada’ya hazırdım artık…

Cuma akşamı iş çıkışı, kiralık aracımı teslim aldım. Gece 11’de yola çıktım. Tekirdağ ve Eceabat üzerinden Çanakkale’ye, oradan da Geyikli’ye yaklaşık 300 kilometre yol teptim gece gece. Eceabat’ta feribot sırasında biraz uyudum. Geyikli’den ilk feribot sabah 6’da kalkıyor. Geyikli sapağında otostop yapan iki üniversite öğrencisini aldım arabaya. Koşu fotoğraflarını çeken ekiptenmişler. İskeleye vardığımda saat 5 olmuş ve güneşin ilk ışıkları görünmeye başlamıştı. Arabamı park ettim ve feribota bindim. Biraz daha uyudum.

Bozcaada, sabahın ilk saatleri…

Daha önceki iki Bozcaada koşusu benim için eziyet olmuştu. Yine gece yola çıkmış, uykusuz şekilde koşumu yapmış, koşudan hemen sonra ise İstanbul’a dönmüştüm ama bu sefer adada bir gece kalacaktım. Adaya adımımı atar atmaz kalacağım pansiyona gittim. Hambarlı Oteli’nin sahibi Güler Ana, güler yüzüyle karşılayıp bana odamı gösterdi. Hemen yatıp uyudum.

8.30’da uyanıp toplanma alanına gittiğimde sabah sessizliği yerini binlerce koşucunun gürültüsüne bırakmıştı. Bir kahve içtim. Alanda dolaştım. Yarı maratoncular yavaş yavaş start noktasında toplanmaya başlamıştı bile. Her yaş grubundan sporcular vardı. Heyecanla startı beklemeye koyulduk.

Zafer benimdir!

Dünyanın en zor parkurlarından biri

Yarışa iskeleden başladık. Bir kilometre kadar kasabanın içinde koştuktan sonra adanın güneyine yöneldik. Hava ne sıcak, ne serindi. Spor için ideal hava…

Gruptaki kopmalar anında başladı. Profesyoneller ve deneyimliler, daha ilk kilometrede gözden kayboldu. Bense her zamanki gibi, yavaş bir tempoyla başladım. Yolun kenarına dizilip bize tezahürat yapan adalılarla selamlaştım. Fotoğrafçılara poz verdim.

Sonra ilk yokuşlar başladı. Bozcaada parkurunun bir zorluk derecesi var mı bilmiyorum ama bana kalırsa dünyanın en zor parkurlarından biri. Adanın doğası, tek tük evleri geride bıraktıktan sonra bir anda değişiyor. Koştuğum için mi bilmiyorum ama bana vahşileşiyor gibi geldi. Bir anda yapayalnız kalmaya başladım parkurumda. Sol tarafımda açık deniz beni selamlıyordu. Tarif edilemez bir mutluluk kapladı içimi ve bu bana güç verdi. Farkında olmadan hızlanmışım…

Deniz fenerinin oradan güneybatıya yöneldiğimde parkurun ne denli zor olduğunu bir daha anladım. Önümdeki en az üç yokuşu net şekilde görebiliyordum. Biraz moralim bozuldu, tempom yavaşladı. Yokuşlarda benim stratejim şu; asla yukarıya bakma, önüne bak. Ayaklarına odaklan. Kendine, burası düz bir yol illüzyonu yarat. Adımlarını küçült… Arka arkaya üç yokuşu bu şekilde koştum.

Son 6, son 2 derken…

Adanın güney ucuna ulaştıktan sonra yol sizi o tanıdık nefis koy ve sahiller üzerinden kuzeybatıya götürüyor. Hâlâ etrafta tek bir bina yok. Koşucular arasındaki mesafeler de artmış. Uzun yol koşucularının kaderidir bu; herkes kendi temposunda, kendi yalnızlığında koşuyor. Birini geçerken, acaba o niye koşuyor diye sordum kendime. Sporcu olmamana rağmen bu kadar uzun mesafeler koşmayı seçiyorsan, vardır bir sebebi mutlaka.

Ayazma’ya inmeden önceki son yokuşta, bayağı zorlanan biriyle karşılaştım. Vücudu “Dur!” diyordu ona ama o direniyordu. Cebimden enerji jelimi çıkarıp ona verdim. Koşuyu bitirebilmesinde payım olmuştur umarım.

Artık ileride rüzgâr türbinlerini görüyordum. Demek ki bir 15 kilometreyi tamamlamıştım. Son 6 kilometre demekti bu. Kuzeye yönelip adanın ortasından iskeleye doğru son düzlük….

Ama düzlük filan yoktu. İki tane kanırtan yokuş çıktı karşıma. Yani sevgili jeoloji… 19 kilometreden sonra böyle kazıklar atmamalısın yarı maratonculara. Fiziksel olarak iyi durumdaydım ama beynim yeter demeye başlamıştı. Acaba yürüsem mi diye düşünürken benimle aynı hezeyanları yaşayan yabancı bir koşucuya yetiştim. Küfrediyordu kendi kendine. Ona moral verdim. Son iki yokuşu da birlikte koşup finişe vardık.

Yarı maratonu uykusuz bir şekilde bitirmeyi başarmıştım. Artık sıra adanın keyfini çıkarmaya geldi. Şarap Tanrısı Bacchus olmasaydı bitiremezdim herhalde.

Bacchus’un yardımı olmasaydı zor biterdi bu yarış!

Sağlığınıza

2012 yılında Azerbaycan’da ağır bir trafik kazası geçirdim. Sol bacağımı ve sağ kolumu neredeyse kaybediyordum. 2014 yılına kadar fizik tedaviyle geçen sürecin ardından kendimi koşuya verdim. Koşmak hayatımı değiştirdi. Beni iyileştirdi. 2012’de hastanede yatarken bugünleri görebileceğimi hayal bile edemezdim ama oldu işte.

Şimdi yeni koşular, yeni parkurlar gelsin. Sağlığınıza!