Pamucak’ta işkence gören mültecilere…

Ferhat dar, cılız ışıklı sokaklarda sarhoş adımlarını çoğaltarak yürüyordu. Tek tük geçen arabaların farları kan oturmuş gözlerine kıpkırmızı bir parlaklık yaydı. Birkaç kere kesik, derin öksürüklerle ağız dolusu balgam sökerek nefretle yere fırlattı.

Köşeyi dönerken başı döndü, sendeledi. Sokak lambasına tutundu. Boşta kalan eli, birkaç saat önce aceleyle sol kasığına soktuğu tabancasının kabzasına gitti. Namlunun soğuğu bacağına vuruyordu. Tabancasını düzeltip ceketini ilikledi.

Karanlığa yavaş yavaş aydınlık karışmaya başlamıştı ki yeni yapılmış gösterişli bir apartmana girdi. Üçüncü kata çıktı. Üzerinde “Düşkünlerle Yardımlaşma Derneği” yazan kapının ziline bastı. Delikte bir göz parlayıp söndü. Kapı aralandı.

İçerideki sarı ışık adamın nereye baktığı belli olmayan bakışlarını apartmanın karanlığından gün yüzüne çıkardı. Kapıyı açan Kadir onun bu halini görünce telaşlandı.

“Bir problem mi var Ferhat abi?”

“Çekil şuradan!”

Ferhat hınçla içeri girdi. Girer girmez içerideki ekşimiş, bayat sigara dumanı kokusu midesini bulandırdı. Kimseye selam vermeden kapının yanındaki tuvalete attı kendini.

Üç odanın da kapısı açıktı. Adamın sesindeki tondan rahatsız olan müşteriler bakışlarını kumar masalarından alıp kapıya taşıdılar. Onları sakinleştirmek için gülümsemeye çalışan Kadir, “Yok bir şey ağalar. Bizim Ferhat abi işte. Gene sulu kuru karıştırmış. Siz oyununuza devam edin,” diyerek odaların kapılarını kapattı, mutfağa yöneldi.

Az sonra elinde bir şişe viskiyle geri döndü. Büyük odanın kapısını yavaşça açıp dengeli, hesaplı adımlarla ortadaki poker masasına yaklaştı. Bardağının dolmasını bekleyen masadaki orta yaşlı oyuncu bir yandan sinirli parmaklarıyla elindeki kâğıtları büküyor bir yandan da gencin hareketlerine göre gözlerini yuvasında oynatıyordu. Kadir, servisi tamamlayıp odadan çıkacağı sırada adam sigarasının korunu küllüğe gömüp viskisinden bir yudum aldı. Hırıltılı sesiyle gence seslendi.

“Hayrola Kadir? Ne istiyormuş o salak?”

“Hiç işte, Ramazan Ağam. Sarhoş.”

Bu sırada kartlar açıldı. Ramazan, papazları görünce bir anda Ferhat’ı unuttu. Önce yarı açık gözlerini masada gezdirdi, sonra elindeki kâğıtları sertçe masaya savurdu. Gözlerinin karasına, tam karşısında oturan adamın gülüşü yansımıştı. Hindi ötüşü gibi garip sesler çıkararak gülen adam, büyük taşlı altın yüzüğünü başparmağıyla döndürdü.

“Bu gece şansın yok Ramazan Ağa. Beş bin lira kaybettin. Tamam mı, devam mı?”

“Beş bin lira para mı Halim Ağa? Daha saat erken.”

Böyle söylese de dudaklarına yapışan kaygılı düşünceler onları davul gibi geriyordu. Dün de kaybetmişti, ondan önceki gün de.

Dağıtıcı, kartları tekrar paylaştırdı. Ramazan elindekileri hafifçe açtıktan sonra biraz rahatlamış göründü. Arkasına yaslanıp altın tespihini şakırdatmaya başladı.

Halim kıtlıktan çıkmışçasına sigarasını sömürüyordu. Viskinin buruşturduğu ağzını, elinin ayasıyla sıvazladı. Ramazan onun dikkatini dağıtmak için söze girdi.

“Vallahi acıyorum şu Ferhat’a. Tohum borcuydu, gübre borcuydu, krizdi derken elli dönüm tarlayı yedi. Daha da olsa yer.”

Halim, adamın niyetini sezdi. Açık vermemek için sohbete katıldı. Rahat görünmeye çalışıyordu.

“Kaç paraydı bunun bankaya borcu?”

“Yetmiş bin. Ben olmasam çoktan batmıştı. Yüzde sekiz faizle kim kime kefilsiz para satıyor bu devirde?”

“Ne oldu? Ödeyebildi mi?”

“Nerede bunda o kafa? Aklı sıra adaya botla adam kaçıracak.”

“Batırdı mı salak?”

“Öyle olsa yine iyi. Deniz bu. Aksilik dersin, geçersin. Bot işi başkasının.”

Bir süredir masanın yanında konuşulanları dinleyen Kadir, Ferhat’ın hâlâ tuvalette olduğunu hatırladı. Halini beğenmemişti. Tatsızlık çıkarmasından korkuyordu.

Eline boş bir küllük alıp hızlıca masadaki demir kül tablalarını bu küllüğe boşaltmaya başladı. Kolunu masanın üstünde gezdirmek istemediğinden oyuncuların etrafında dolanıyordu.

Daha önce birçok defa eli kötü oyuncuların bu temizlik işini bahane ederek kavga çıkardıklarına şahit olmuştu. Oyun bozulmuş, her akşam derneğe kalan yaklaşık bin liralık hasılat da uçup gitmişti. Dikkatli davranıyor, kimseyi rahatsız etmeden çalışıyordu.

“Beslemeci bu. Hepi topu haftada bir yemek götürecek,” diye devam etti Ramazan.

Halim’in aklı elindeki kartlardaydı. Kafasında türlü planlar kuruyor, Ramazan’ın bu kadar rahat davranmasını blöf yaptığına yoruyordu. Kim bilir, belki de eli o kadar iyi değildi.

“Kart tilki,” diye geçirdi içinden.

Kartlarından en ufak bir şüphe duymuyormuş gibi söze girdi.

“İyi işmiş vallahi. Sonra?”

“Kışın orayı sel basar. Damın etrafı bele kadar su olur. Ne çoban merak edip yaklaşır, ne yolcu. İyi hesaplamış çocuklar. Ama ne yapmış bu salak? Vermiş yemeği, yumulmuş Filistinli karılara. En ihtiyarı yirmi beş yaşında. Soruyormuş Ferhat, ‘Bir problem var mı?’ diye. Ne diyecek karı? Can korkusu bu. ‘Yok,’ diyormuş. Sonra kafası esiyormuş, basıyormuş tokadı Pakistanlılara. Soruyormuş yine, ‘Bir problem var mı?’ diye. Adam ne diyormuş biliyor musun ağa?”

“Ne diyormuş?”

“Açıyormuş elini havaya. ‘Şükran, şükran,’ diye minnet ediyormuş.”

Bu son sözden sonra Ramazan gürültülü bir kahkaha patlattı. Güldükçe dilinin altında biriken tükürüğü alt dudağına doluyor, oradan dışarı sızıyordu. Kahkahasının şiddeti artıkça dişleri arasına sıkıştırdığı sigaranın koru sallanıyor; yüzü, sonu gelmez öksürük nöbetleriyle kızarıp morarıyordu.

Halim onun bu halini sahte gülücüklerle karşıladı. Anlattıklarının ancak yarısını dinleyebilmişti. Ancak kurnaz bakışlarını saklayamamıştı.

Ramazan durumu fark edince ortam kendiliğinden ciddileşti. Gözünü kartlarından ayırmayarak konuşmasını sürdürdü.

“Böyle gelip giderken bir gece takip yemişler. Jandarma enseledi hepsini. Allem etti, kullem etti. ‘Yolcuyum,’ dedi. ‘Çobanım,’ dedi. Biriktirdiği paraları yedirdi. Nasıl olduysa yırttı o işten. Tekin adam değil bu Ferhat. Her yerde eli ayağı var. Ama o son işi yapmayacaktı. Bana yanlış yapmayacaktı.”

Kadir temizliği bitirip elindeki küllükle kapıya yöneldi. Masadakilerin sesleri kapı kapanırken gittikçe azaldı, sonra yok oldu. Mutfağa girdiğinde Ferhat’ı bir sandalyede oturur buldu. Her yeri kusmuk içindeydi. Üst üste attığı kalın kısa bacaklarını hafif hafif sallıyor, odanın cılız ışığında tel tel kıvrılıp süzülen esrar dumanını izliyordu. Suratı, çektiği her nefeste daha da buruşuyor, dudakları kavuşmadığından meydanda kalan sarı dişleri ürkütücü bir hal alıyordu.

Kadir’i görür görmez başını iyice geriye verip kalın ensesindeki boğumlara bir kat daha ekledi. Kadir, Ferhat’ın iğneleyici bakışlarından korkmuş olacak hemen ortamı yumuşatmaya çalıştı. Kaşlarını yukarıya gerip merakla sordu.

“Neyin var Ferhat abi? Yapma böyle. Yazık ediyorsun kendine.”

“Konuşma lan! Kahve yap bana.”

Kadir başını omuzlarına doğru çekip hemen cezveye su, kahve koydu. Bir yandan karıştırıyor bir yandan da Ferhat’ın niyetini anlamaya çalışıyordu. Odalardan yükselip alçalan gürültüler sürerken, Kadir şansını bir kez daha denemek istedi.

“Abi, ben biliyorum senin canın neye sıkıldı?”

“Onun a…ına k…yim lan! Onun a…ına k…yim! Ben de o tarlayı bu o…spu çocuğundan almazsam…”

Ferhat bunları söyler söylemez yerinden fırladı. Kinle kabaran göğsü geniş nefeslerle dolup dolup boşalıyordu. Öyle öfkeli konuşuyordu ki görünmez bir adamı tokatlıyor, boğuyor, etlerini avuç avuç yoluyordu. Gözlerinin altındaki mor karanlık genişlemiş, aklına kara perdeler çekilmişti.

Mutfaktan çıktı, büyük odaya yöneldi. Kadir çevik bir hareketle koluna yapıştı. Ancak Ferhat kolunu silkeleyip geri aldı. Birkaç adımda büyük odanın önüne geldi. Kapıyı tekmeledi. Gözlerinin beyazı büyüyen Ramazan, ağzında sigarasıyla öylece bakakaldı. Ferhat dişlerini dişlerine ezdiriyor; gürültülü, sık nefesler alıyordu.

Sol kasığına soktuğu tabancasını sağ eliyle çekip namluya mermi sürdü.

“Neyim kaldı lan? Neyim kaldı?” dedi.

Tetiğe asıldı.

Ana Görsel: https://pixabay.com/en/digiart-composing-book-cover-1979293/