Isparta, her bahar koku imparatorluğuna dönüşüyor. Mayıs ayı gelince bütün şehir gül kokmaya, gül solumaya başlıyor. Haziran ayının sonlarına doğru gül biterken bu kez çevreye lavanta kokuları yayılıyor. Burası, çeşit çeşit meyve bahçeleri, göletler, gül ve lavanta vadileri ile kuş sesleri arasında yalın bir güzellikle doya doya geçirilecek tatlı bir huzur vaat ediyor…

Mayıs ayının ortalarına doğru bölgedeki tüm köyler, beldeler, Isparta gülünün yani Rosa damascena‘nın etkisi altına giriyor. Bu yoğun kokulu, kat kat yapraklardan oluşan güllerin açmasıyla kokular toprağı, rüzgârı, bulutu; kısacası her yeri sarıyor. Yurtiçi ve dışından birçok insan, her bahar bu atmosferi yaşamak için gül zamanında Isparta’ya geliyor.

Sadece koku değil…

Isparta gülü, sadece insanı büyüleyen ve şarhoş edici kokulardan ibaret değil, aynı zamanda büyük değer taşıyan ticari bir ürün. Kozmetik ve gıda sanayinin önemli hammaddelerinden gülyağı, bu güllerden elde ediliyor. Isparta, dünya gülyağı üretiminin üçte ikisini tek başına karşılıyor.

Bu topraklarda gül tarımının geçmişi, 156 yıl öncesine gidiyor. İlk gülcü İsmail Efendi, Bulgaristan’ın Kızanlık bölgesinden getirdiği gül fidanını Isparta’da yetiştirip gül yağı üretmeyi başlamış.

Gül kokulu ilçe

En büyük gül üreticilerinden biri de Güneykent beldesi. Doğaya, gülün kokusuna, dikenli çalılardan önce tomurcuğa sonra tozpembe çiçeklere dönüşüp gülhanelerde gülyağına dönüşmesine tanıklık etmek için oradaydık.

Isparta merkeze 40 kilometre uzaklıktaki Güneykent’e giderken bize yol boyu gül dolu bahçeler eşlik ediyor. Yalnız gül mü; göz alabildiğine elma, kiraz, ceviz ve badem bahçeleri, çok eskiden kalma bağlar ve yemyeşil tepeler, manzaranın tamamlayıcısı oluyor. Bu çok bereketli yemyeşil vadide, sadece rengârenk meyve bahçelerinin arasından yolculuk yapmak bile insanı mutlu ediyor.

Güneykent’e yaklaştığımızı otomobilimizin içine dolan gül kokusundan anlıyoruz. Burada her yer gül bahçesi. Herkes gül ayıklıyor. Gül ayıklamak, olgunlaşmış gülleri toplamak anlamına geliyor ve bu işi genellikle kadınlar yapıyor.

Gül toplama işlemi, sabah 5’te başlayıp en geç 10’a kadar yapılabiliyor. Güller, mutlaka henüz üzerinde sabah çiyi bulunduğu ve güneşin ışınlarının dik vurmadığı saatlerde toplanmak zorunda, yoksa ürün kalitesini yitiriyor. Güneş ışınları, çiçeklerdeki eterik esansının uçmasına yol açtığı için gülün yağ veriminin düşmesine neden oluyor. Bu nedenle toplama işlemini yapanların hızlı ve usta olması önemli.

Toplanan güller çuvallara konup hemen ilçe merkezine götürülüyor. Tartılıp tüccara satılan güller, zaman kaybetmeden işlenmek üzere gülhanelere gönderiliyor. Burada en büyük üretici, 8 bin çiftçi ve 6 kooperatifin ortak olduğu Gülbirlik. Kurumun bu civarda altı gülhanesi var. Ayrıca özel sektöre ait firmaların da kendi gülhaneleri bulunuyor.

Tarihi buhar üretim makinesi, Gül Müzesi’nde sergileniyor (sağda)

Gülbirlik’in Gül Müzesi

Gülbirlik’in ilk fabrikası, 50’li yıllarda Güneykent’te kurulmuş. Günümüzde bu fabrika müzeye dönüştürülmüş durumda. 60 yıl öncesinin teknolojisinin gözler önüne serildiği müzede her şey olduğu gibi korunmuş.

Burada 1800’lü yıllarda İngiltere Manchester menşeli bir geminin kullandığı buhar üretim makinesi var. Gemiden sökülerek önce İstanbul’a, oradan da Isparta’ya getirilmiş ve Güneykent fabrikasına buhar kazanı olarak montajlanmış. Bu eski ve nostaljik üretim tesisinin bahçesinde başmakçı tuğlasından yapılmış bir de baca var. Ziyaretçiler burada gülün nasıl işlendiğini, neler üretildiğini ve eskinin üretim yöntemlerini görüyorlar.

İsmail Bey ve eşi Müzeyyen Hanım…

Butik imalatçı İsmail Bey

Beldede sayıları az olsa da geleneksel yöntemlerle gülyağı üretimi yapanlar da var. İsmail Baltacı, 10 yıldır ürettiği gülün yağını, bahçesinde kurduğu iki kazanlı imbikten oluşan imalathanede çıkarıyor. Ona geleneksel usullerle gülyağı çıkartmayı kayınpederi öğretmiş. Baltacı’nın bu yöntemle ustalaşması 4 yılını almış. İsmail Bey, bu işte usta-çırak ilişkisinin şart olduğu görüşünde çünkü bu işlem, uzun ve meşakkatli.

İsmail Baltacı, eşi ve üç kişilik ekibiyle tam anlamıyla butik üretim yapıyor. Bu az miktardaki butik üretim gülyağının ünü, yurtdışına taşmış durumda. İmalathanenin diğer özel ürünüyse, eşi Müzeyyen Hanım’ın nar çiçeğiyle renklendirdiği nefis gül reçeli. Ayrıca imalathanede geleneksel reçeteyle yeni yeni yapmaya başladıkları güllü ve lavantalı keçi sütlü dondurmalar da gerçekten yaratıcı ve lezzetli.

Görkemli çiçek bahçesi

Güneykent’in doğası olağanüstü güzel. Burası, ilkbaharın gelmesiyle başlayıp yaz sonuna kadar devam eden büyük bir çiçek bahçesi gibi. Sırasıyla elmalıklar, bademler, kirazlar, sonrasında güller çiçek açıyor. Gülü, lavantalar takip ediyor. Tüm bunların yanında zambak, haşhaş ve yaban çiçeklerinin kapladığı çayırlar, çayırların arasında kalan göletler pastoral bir tablo gibi insanı büyülüyor.

Kadınlar, doğanın renklerini hayata taşıyor

Burada olmak beş duyunuza da hitap ediyor. Bu durum, bölge insanına da yansımış. Halk sakin, dingin ve misafirperver. Güneykent’te doğanın renkleri, kadınların maharetiyle hayatın içine taşınıyor.

Rençberliğin en romantik hali olan gül hasadında, şimdilerde çok azalmış olsa da haşhaş hasadı ve yağının çıkarılmasında,pekmez yapımında, halı dokumasında ve tabii ki mutfakta kadınlar var.

Mütevazı ama içten sofralar

Burada yaş almış kadınların hayata verdiği emeği hatırlatmak için isimlerinin sonuna ca, ce eki konuluyor. Şehribanca, beldenin en yaşlı kadınlarından ve hayatın içinde. Şimdilerde haşhaş yağı çıkarıp halı dokuyamasa da hâlâ uğraşta. Şehribanca, hamur açıp kızları ve torunlarıyla birlikte yufka, yağlı katmer hazırlayarak misafirlerini ağırlıyor.

Şehribanca Nine, dimdik ayakta…

Haşhaş, buranın mutfağında ayrı bir yer tutuyor. Günümüzde artık çok az kullanılsa da haşhaş yağıyla pişirilen yemekler, özellikle ‘aş’ adı verilen bulgur pilavının yeri ayrı. Şehribanca Nine, senelerce elde geleneksel yöntemlerle çıkarmış haşhaş yağını. Sanıyorum o tadı özel kılan en önemli etken de bu. Haşhaş ve pekmezle hazırlanan haşhaş ezmesi, kahvaltıların vazgeçilmezi; güne enerjiyle başlamanın en iyi yoluymuş. Nokul (kömbe), yine pekmez, haşhaş ve mayalı hamurla hazırlanan bir çeşit çörek.

Düğünlerde haşlanmış et, soğan ve nohutla hazırlanan bir pilav olan kabune, düğünlerin olmazsa olmazı. Düğün-bayram tatlısı, genelde baklava ama bunun yanında pelte ve haşhaş helvası, yörenin sevilen tatlılarından. Burada deniz yok ama bölgenin göller ve nehirler açısından zengin olması, su ürünleriyle yapılan yemekleri de beraberinde getiriyor.

Her yerde gül var

Zengin bahçeler sayesinde Güneykent mutfağında ayrıca her mevsim, hem taze hem kurutularak saklanan meyvelerden nefis hoşaflar, şerbetler bulunuyor. Gül şerbeti, buraların en çok rastlanan içeceklerinden. Doğum mevlitlerinde ve düğünlerde muhakkak misafirlere ikram ediliyor.

Bir yörenin mutfağında geçmişin ekonomik, sosyolojik ve antropolojik bilgilerini bulmak mümkün. Yöreye ait çok sevilen bulamaç çorbası da o yemeklerden biri. Bulamaç çorbası, ilk kez çok uzun yıllar önce yaşanan savaşlar neticesinde kıtlık baş gösterdiğinde icat edilmiş. Un, soğan, az miktarda kıymayla hazırlanan bu çorba, çok besleyici ve yapımı çok kolay olduğu için özellikle tarlalarda bağ, bahçe işlerinin çok yoğun olduğu zamanlarda yapılırmış.

Yunus’un sofralara düşen yansıması

Buradaki sofralar olması gerektiği gibi. Her şey kararınca, israfa yer yok. Bu topraklarda yaşadığı bilinen büyük halk ozanı Yunus Emre’nin öğretisi sofralarda vuku buluyor; sofralar sade ama bir o kadar lezzetli ve cömert.

Güneykent insanı için güllükler, insanı güzelleştiren, ağzı tatlandıran, ruhu ve bedeni arındıran bahçeler. Bölge her şeyden uzaklaşmak, arınmak, tazelenmek için adeta bir cennet. Burası, çeşit çeşit meyve bahçeleri, göletler, gül ve lavanta vadileri ile kuş sesleri arasında yalın bir güzellikle doya doya geçirilecek tatlı bir huzur vaat ediyor.

Fotoğraflar: Cemre Korkmaz