Öykü: Hasan Cüneyt Bozkurt

Ramazan Kocaoğlu’na…

Son derslere yaklaşırken Ziya Bey’in poşetlerle zar zor tutuşturduğu ıslak kalın odunlar çatırdamaya başlamış; ılık hava, paslı sobadan içeriye yayılmıştı. Koli bandıyla yuvasına yapıştırdığı kolsuz pencerelerden sızan rüzgârın soğuk ıslığı dışında sınıf sessizdi.

Köy çocuklarının, adlarını söylerken bile tereddüt eden çekingenliği dersi sakinleştiriyor, sınıfı kütüphaneye dönüştürüyordu. Ziya Bey pencerenin yanındaki masasına oturmuş, dışarıyı izliyordu.

İnsanın bakışlarına sonsuzluk duygusu veren ova, çok değil, birkaç ay önce pamukla doluydu. Öğrenciler üç ay okula gelmemiş, toprakla uğraşmışlardı. Üzerine sıra sıra patlamış mısır taneleri bırakılmış gibi uzayan yorgun toprakların, pamuk tarlalarının bitmeyen çilesini günlerce yine bu pencereden izlemişti. Şimdi traktörler sürerek toprağı karartmış, mısır ekimi için hazırlamıştı.

Teneffüs yaklaşırken güneş yavaş yavaş tarlalardan elini ayağını çekti. Karanlık, seyrek ağaçların üzerinde büyüdü. Yalın gövdeli, kurumuş, dalsız kavaklar uzak dağların kara soluğuyla gıcırdadı. Sanki havanın kararmasını bekliyormuş gibi yine elektrikler kesildi. Gökten süzülen ışığın ölü aydınlığı sınıfın duvarlarına insan lekeleri bıraktı.

Kıpırtısız gölgeler hâlâ sessizce ders çalışıyordu. Sonra birden gırtlağına basılmış gibi öten zil duyuldu. “Bir başkadır benim memleketim” ezgisi sessizlik perdesini yırttı. Yüzler güldü, sevinçler çoğaldı. O teneffüs bahçe temizliği yapılacaktı.

Çöp kamyonu gelmediğinden çöpler her gün yakılırdı. Ateş, gün içinde sürekli beslenir, alevler zaman zaman alçalsa da yanık kokusu bahçeden hiç eksik olmazdı. Çöp bidonları geniş bahçe kapısının her iki yanında yüksek alevler saçarak etrafa kapkara bir duman yayardı. Öğrenciler buna öylesine alışmıştı ki bahçe temizliği şenliğe dönüşüyor, alevler birer çöp öğütücü oluyordu.

Çocuklar, yedikçe büyüyen, büyüdükçe eğlenceli bir korku salan alevlerle gürül gürül oynaşırken çöp bidonundan iki meşalenin arasında köylüler göründü. Bir aile, kara dumandan sıyrılıp bahçe kapısından geçerek Ziya Bey’e doğru yaklaştı. Bu, Savaş’ın ailesiydi.

Babası köyde sayılan, sevilen bir adamdı. Kalın kemikli kaba suratına fırça gibi yapışmış kara bıyıklarıyla gülümsemeye çalıştı. Keyifsiz, renksiz bakıyordu. Siyah taş yüzüklü elini uzattı, Ziya Bey’le tokalaştı. İnsanları küstürmekten çekinen sözcüklerin kibarlığıyla konuştu.

“Çavere baş momhostad?”

“Başım.”

“Köyümüze hoş gelmişsen.”

“Hoş bulduk amca.”

“Sakın yanlış anlamayasan. Biz örtmeni severiz. Sen benim başım gözüm üstünesin. Amma bu çocuğu artık zaptet. İşimi gücümü bırakmışam, bulmuş, getirmişem. Artık sana emanettir. Nasıl biliyisen öyle yap. Ser çeva.”

Karabıyıklı bunları söyleyip büyük adımlarla okuldan ayrılmış, Savaş, korkudan başını anasının kalın kalçalarına gömmüştü. Arada bir yuvalarından fırlamış ürkek gözlerle Ziya Bey’in ellerine bakıyor, sonra da yüzünde sıçrayan korku çizgilerini kadının uzun yeşil fistanına saklıyordu.

Baba sözünü söyleyip gidince çocuk, anası, Ziya Bey bir de Zelal birbirlerine bakakaldılar. Bidonlardaki ateşi çöple besleyen öğrenciler kum yığını gibi üst üste alt alta etraflarında biriktiler.

Anası, babasından daha gençti; ama yaşlı ağaçlar gibi pütürlü, kıvrım kıvrım yüzü hiç de öyle söylemiyordu. Dudakları kuyu gibi karanlık ağzına çekilmiş, seyrelmiş sarı dişlerinin üzerine eğilmişti. Morarmış göz çukurlarına gömülü parlak siyah gözleriyle oldukça itaatkâr bakıyordu. Ziya Bey’den emir bekliyor gibiydi. Türkçe bilmediğinden yanında kızını, Zelal’i de getirmişti. Ziya Bey’le göz göze geldikçe yanaklarına kan hücum eden bu genç, pullu pembe örtülere bürünmüş on beş yaşında bir öğrenciydi.

Onlar bahçede bekleşirken gök çaktı, koyu kurşun bulutlar batmakta olan güneşi örttü. Ayak bileklerine ulaşan cıvık çamur yetmiyormuş gibi rüzgâr ıslak kamçısını yüzlerinde şaklattı, çamurları büyüttü. Derken zil çaldı. Ziya Bey, Zelal’e aileyi alıp sınıfa çıkarmasını söyledi. O da anasına tercüme etti. Kadın önce öne doğru bel kırarak selam verdi, sonra çocuklarıyla birlikte yürüdü, gitti.

Ziya Bey sınıfa girdiğinde üçü bir sıraya dizilmişler onu bekliyorlardı. Herkesle birlikte ayağa kalkıp selam verdiler. Ziya Bey de onları selamladı. Tahtanın önüne geçip sınıfa dönerek bu ders meslekleri işleyeceğini söyledi. Büyüyünce ne olmak istediklerini sordu. Parmaklar kalkıp indi, çocuklar hayalleriyle göz göze geldiler. Camlarda pıtır pıtır gezinen yağmur göllenip süzülürken sınıf coştukça coştu. Birinin cevabını beğenen yeniden parmak kaldırdı, fikrini değiştirdi, şunu olmak istiyorum, dedi.

Bu sırada Savaş’ın anası meraklı gözlerini sınıfın her yerinde dolaştırıyor, bu haliyle ilk defa ders dinlediğini hemen belli ediyordu. Oturuşunda yabancıların yanında küçük düşmekten korkan insanların kasıntılı hali vardı. Yüzünü değiştire değiştire türlü duygular içinde Ziya Bey’i izliyordu. Konuşmalarını kibar bulmuş olacak hafif hafif gülümsüyor; ama parlak gözlerinden okunan hayranlıkla içten içe oğlunun da böyle olmasını istiyordu. Herkesten daha dikkatliydi. İkide bir Zelal’e doğru eğilip konuşulanları bir an önce tercüme etmesini bekliyordu.

Ancak bütün bunlar Savaş’ın umurunda değildi. Ders ilerledikçe sırtında ağır yük varmış gibi ezildi, iki taş arasında kalmış gibi sıkıldı. Sürekli anasını çekiştiriyor, gitmek istiyordu. Halbuki bu ders ona ayrılmıştı. Böyle anlarda anası iki elini yumruk yapıp çocuğun omuzlarına indiriyor; ama aynı anda Savaş’ın yumruğunu tehditkâr biçimde yüzüne doğru kaldırdığını görünce başını omuzlarının arasına gömüyordu.

Ziya Bey bir süre sonra dayanamayıp parmağını dudaklarının üstüne koyarak çocukların gürültüsünü kesti. Ona seslendi. Büyüyünce ne olmak istediğini sordu. Az önce dikleşen başı omuzlarına sığınarak öne yıkıldı, cevap vermedi.

“Çiftçi mi olmak istiyorsun?” diye sordu.

Ses yok.

Anası çiftçi sözcüğünü duyar duymaz gerginleşti, eti çekildi. Gözlerini büyüterek yüksek sesle bir şeyler söyledi. Bela okuyor gibiydi. Çocuktan ses çıkmayınca telaşlandı. Öfkesini bastırıp kırılmasından korkarcasına ona uzandı. Diriliğini yitirmiş, etleri erimiş ellerinin çalı gibi ince, ihtiyar parmaklarını çocuğun kalın saçlarında gezdirdi. Boğazı sızladı, gözleri kızardı, tükürüğü tomar tomar boğazına birikti. Ağzında düğümlenen dilinden titrek, anlamsız sesler döküldü. Sesini yumuşatarak bir şeyler anlatıyor, anlattıkça sessindeki okşayıcı ton artıyordu. Ziya Bey, Zelal’e anasının ne anlattığını sordu.

Zelal bembeyaz gülerek, “Diyor Allah çiftçiliğin bin belasını vere. Niye çiftçi olacaksan? Doktor ol, mühendis ol, polis ol, öğretmen ol,” dedi.