Nefes aldığım sürece onunla birlikte olmam, ay yüzlü Delilah’ı ilk gördüğünde nefesi kesilen Samson’un imkânsız aşkı gibiydi. Ve tarih bize “aşk” diye her zaman, kavuşanlardan çok kavuşamayanları sunmuştu. Başka bir Âşık’ın da dediği gibi, “seversin, kavuşamazsın aşk olurdu” ve ben aşkı ararken hep başkalarından meşki öğrenmiştim.

Elleri ellerimde, gözleri dudaklarımda, ağzımdan çıkacak kelimelere bağlıydı ilişkimizin pamuk ipliğine bağlı kaderi. O an bir serçe yüreği gibi narindi, nefes alsam dağılabilirdi ama almasam ben dağılacaktım. Geçmişimizin sertleştirdiği çelik bir bıçak sırtında nefesimi tutmuş, durmaya çalışıyordum ve biliyordum ki ne tarafa düşersem düşeyim kanayacaktım.

Bir Kızılderili hikâyesinde, âşık olduğu karahindiba çiçeğini kendi nefesiyle öldüren o genç gibi olmak istemiyor, nefesimle birlikte elimde tuttuğum çiçeğime bakıyordum.

“Git,” diyemedim.

Bir yandan sevdiğimin avucumun içinde olması nefesimi hızlandırıyor, bir yandan hızlanan nefesimin hızını kesmeye çalışıyordum. Göğsümün her inip kalkışında ironi ağır bir duvar gibi yükseliyordu etrafımda ve böyle giderse ben kendi yarattığım duvarların altında kalabilirdim.

Ama “kal” da diyemedim.

Bir intihar biçimiydi, söyleyemedikçe sizi zehirleyen kelimelerin hepsini aynı anda yutmak. Yüreğinizi yıkasalar da geri dönüşü olmayabilirdi. Kimsenin yaşamak istemeyeceği bir yaşama şekliydi, severken sessiz kalmak. Git ile kal arasında araftaydım, lal oldu dilim ve ben bir müddet hiçbir şey diyemedim.

O an tende panzehir etkisiydi boğazımdan dökülmesi gerekirken gözlerimden yaşararak dökülen kelimeler ve ben başka bir baharda tekrar yeşermek üzere, hangimizin önce öleceğini düşünmeden tuttuğum tüm nefesi verdim.

O an kimse ölmedi ama o gitti, gün döndü, güneş battı, mavi gökyüzü bile saklandı; ilişkilerin katili gece geri gelmişti, üşüdüm.

Keder, nefes olup verildiğinde kaderimiz olmuştu. Aynı kader mevsimlerden bağımsız ateşten bir kamçı gibi, biz üşümeye başladığımızda yeniden bizi yakacaktı…