Türkiye’nin yakın siyasi tarihine ilişkin arka arkaya iki kitap okudum geçenlerde. Biri, Ruşen Çakır’ın Semih Sakallı ile yazdığı 100 Soruda Erdoğan x Gülen Savaşı, diğeri Ahmet Şık’ın değeri önümüzdeki yıllarda daha da iyi anlaşılacak savunmasını anlattığı İtham Ediyorum.

Her iki kitabı bitirince de şunu gördüm: Ahmet Şık’ın niye hapse girdiğini, Çakır ve Sakallı’yı okuyunca çok daha iyi anlıyorsunuz. Şık, kişisel hikâyesi üzerinden Türkiye’nin karanlık bir döneminin fotoğrafını çekerken Çakır ve Sakallı, bu karanlığın nasıl oluştuğunu, varlığını nasıl sürdürebildiğini ve daha da önemlisi, ileride de devam edebileceğini anlatıyor…

İtham Ediyorum‘dan başlayalım: Ahmet Şık’ı kişisel olarak da tanıdığım için (sohbet etmişliğimiz, kahve ve sigara paylaşmışlığımız, birlikte yayın yapmışlığımız var) kesinlikle objektif filan olmayacağım. O yüzden Ahmet Şık’ın hâlâ terörist, FETÖ’cü filan olduğunu düşünen okurlarım varsa bence okumayı burada kessinler.

Şık, hakkındaki davayı lime lime ediyor

Ahmet Şık

Şık, 2016’da bir kez daha gözaltına alınıp tutuklandığında şu yazıyı yazmıştım. Düşüncelerimde değişen bir şey yok. Şık, aynı zihniyet tarafından iki kere zindana atıldı. Böyle olmasının tek sebebi de gazeteciliği Türkiye’de alışık olmadığımız bir şekilde yapmasıydı.

Bugünün (ya da eskinin) Türk medyasına baktığınızda gazeteci, medya patronu (sermaye) ve devlet arasında bir türlü kırılamayan organik bir bağ olduğunu görürsünüz. Bu bağ, ülkede görece demokrasi varken de büyük zararlara yol açıyordu, bugün de açmaya devam ediyor.

Şık’ın en önemli farkı, hak temelli gazetecilik yapıyor olması. Yani o gazeteciliği, kariyeri boyunca olması gerektiği gibi yapan bir isim oldu hep. Bu yüzden de yaptığı haberler, (bakın, haber diyorum) çoğu zaman vatan haini, devlet düşmanı olmakla suçlanmasına yol açtı. Yüzlerce davada kendini savunmak zorunda kaldı. FETÖ’cüler tarafından içeri atıldı, aylarca hapis yattı hâkim görmeden. Sonra da FETÖ’cü olduğu gerekçesiyle hapse girdi, yine aylarca hâkim görmedi. Şimdi ise Türkiye’de gazeteciliğin can çekiştiği (belki de öldüğü) bu dönemde milletvekili adayı oldu.

Benim isteğim, siyaseti bırakıp mesleğine dönmesi ama Ahmet Şık beni dinlemez biliyorum; inandığı doğrular uğruna sonuna kadar mücadele eder. İtham Ediyorum‘da da öyle yapıyor çünkü. Hukuki temeli az bile olsa bulunmayan bir davanın tek kişi tarafından nasıl lime lime edilebileceğini gösterdi Şık bu kitabında.

Yaşadıklarını, korkusuzca ve net anlatıyor

Şık’ın savunması, eminim ileride hukuk fakültelerinde okutulacak çünkü yargılaması esnasında çok temel bir hukuk kuralının nasıl ayaklar altına alındığı anlatıyor en başta: Masumiyet karinesinin. Yani diğer bir deyişle Herkes, suçu ispatlanana kadar masumdur kuralı.

Savunmasında sözünü esirgemiyor Şık. Çete diyor, mafya diyor, suç örgütü diyor. Suç delili diye sunulan haberlerini tane tane anlatıyor, bilirkişi ve tanık diye çağrılan kişileri paramparça ediyor. Kitabındaki belgeler, dibe vurmuş bir sistemin kanıtları adeta. Ve bu noktaya nasıl geldiğimizi de anlatıyor Şık. Yani önce FETÖ’cülerin içeri attığı bir kişi 2 sene sonra FETÖ’cülükten (ek olarak da PKK, DHKP-C ve başka bilmem ne örgütler) nasıl bir daha alınabilir ki? Aklınız alıyor mu gerçekten?

Birilerinin bu garabeti korkusuzca ve net şekilde anlatması gerekiyordu. Ahmet Şık da tam bunu yaptı işte. Dolayısıyla bu kitap, aynı zamanda bir hafıza çalışması benim gözümde. Hukuk önünde sonunda herkese lazım çünkü.

Sürüklendiğimiz felaket iklimini aktarıyor

Ruşen Çakır

Çakır ve Sakallı’nın 100 Soruda Erdoğan x Gülen Savaşı ise Şık’ın (ve binlerce, muhtemelen onbinlerce başka insanın) maruz kaldığı hukuksuzluğun nasıl oluştuğunu ve nasıl sürdürüldüğünü ortaya koyuyor. Kitap, AKP ve Cemaat arasındaki (Çakır ve Sakallı bilinçli şekilde Erdoğan-Gülen Savaşı olarak adlandırıyor) iktidar mücadelesinin Türkiye’yi nasıl bir felakete sürüklediğini soru-cevap şeklinde anlatıyor. Yıllarca süren bir işbirliğinin nasıl çatışmaya dönüştüğü, kırılma noktası olaylar üzerinden derinlemesine irdeleniyor (MİT krizi, dershaneler, Mavi Marmara vs.) 17-25 Aralık süreciyle savaş alenilik kazanıyor.

Çakır’ın buradaki tespiti bence çok önemli: “Hükümet bizi ısrarla ‘devlet içindeki devlete’ karşı mücadelesine destek olmaya, Cemaat de yolsuzluklara karşı yargının yanında durmaya çağırıyor. Yolsuzluk iddialarını ciddiye alacak kadar AKP’yi, ‘devlet içinde devlet’ iddialarını ciddiye alacak kadar da Cemaat’i tanıdığımızı düşünüyoruz.

Zaten sonra ne olduğunu da hep birlikte gördük ve görmeye de devam ediyoruz.

Taraf olmaya zorlananlara adanmış

Kabul edin ya da etmeyin Çakır, Tükiye’de siyasal islamı en yakından takip eden, dinamiklerini en iyi bilen isimlerden biri. 80’lerden beri bu konularda yazıp çiziyor. Eski kitaplarında yaşadığımız günlere dair öngörüler bulabilirsiniz. Ona da şucu bucu diyenler çok. Bu savaşın verdiği en önemli zararlardan biri, her iki tarafa da destek vermeyenleri taraf olmaya zorlaması.

Çakır bu durumun da farkında, o yüzden kitabını bu sıkışmışlıktan çıkma yolu arayanlara adamış:

“… Kitabımızı esas olarak bizler gibi, demokratikleşme ve şeffaflaşmaya katkıda bulunmadığı (ve bulunmayacağı) açık olan hükümet ile Cemaat arasındaki savaştan olabildiğince uzak durmaya ama aynı zamanda onu anlamaya çalışanların dikkatine sunuyoruz.

Türkiye zor bir dönemden geçiyor. Yaşananları belgelemek gerek. Şık ve Çakır-Sakallı tam da bunu yapıyor…

İtham Ediyorum, Ahmet Şık, Kırmızı Kedi, 15 TL.
100 Soruda Erdoğan x Gülen Savaşı, Ruşen Çakır-Semih Sakallı, Metis, 24 TL.