Herkesin bir duvarı vardır, zamanında kendi elleriyle ördüğü.
Herkesin bir duvarı vardır, zamanı geldiğinde yıkıp duvarlarının ötesine geçmek istediği.

Öğle saatleri, beyaz yakalarımıza vurulan görünmez zincirlerimizin biraz gevşediği anlardır. Kaçmanıza imkân verecek kadar değil ama nefes almanıza yetecek kadar uzaklaşabilirsiniz masanızdan. Belki kim olduğunuzu değil ama kim olmanız gerektiğinin yazıldığı kimliklerinizi de o masada unutmakta tabii ki özgürsünüz.

Bir yaz günü öğlen sıcağında dışarıda nefes alamadığımı fark ettiğimde alternatif dinlenme noktaları ararken keşfetmiştim çalıştığım ofisin terk edilmiş çatı katını. Artık her öğlen yanımda evden kendi yemeğimi getiriyor, burada yiyor ve tabii ki yedikten sonra da üzerime çöken ağırlıkla burada rüyaya dalıyordum.

Kurşuni ağırlıktı yorgunluğum ve daldığım bu derinliklerden vurgun yemeden uyanabilmek adına zaman zaman alarm bile kuruyordum.

İşte bu öğlenlerden birinde, çatıdaki iki tozlu pencere dışında ışık almayan bu loş ortamda, uzandığım koltuğun hemen yanındaki duvardan sızan ve gözümü alırcasına beni büyüleyen ışık süzmesini ilk kez gördüğümde, bedenimde birlikte uyanan “korku” ile “heyecan”, zamanında anlaşamadıkları için ayrılan ama uzun zaman sonra tesadüfen bir araya gelip geceyi birlikte geçiren iki duygumdu. Birkaç dakika sonra bedenimden ilk ayrılan korku olmuş, ben heyecanımla başbaşa kalmıştım. Sonrası gökyüzünün göğsüne dolması kadar huzurlu, sonrası yağmurdan sonra gökkuşağını görmek kadar güzeldi.

Olduğum yerden, yani renksiz bir çatı katındaki rengi solmuş bir duvar boşluğundan, olmak istediğim yerleri tüm renkleriyle görebiliyordum. Gerçekte tabii ki ofisin bulunduğu binanın dışında böyle bir yer olmadığını bilmeme rağmen o duvardaki boşluktan gördüklerim belki de uyanmak istemediğim rüyanın ta kendisiydi.

Küçük olduğu kadar gördüklerimle içimi büyük umutlarla dolduran o boşluktan her öğlen olmak istediğim bir yeri, her öğlen denize kıyısı olan başka bir yeri görüyordum. Zaten konuşulacak şeyler var, muhakkak yüz yüze konuşuruz dediğimiz insanlardan dinlediğimiz şarkı sözleri gibiydi hayat ve ben de denize kıyısı olmayan insanları sevemiyordum. Tıpkı maviliklere açılmayan kapıları, pencereleri de hiçbir zaman sevemediğim gibi.

Birilerine anlatabilseydim, kimilerine göre gördüklerim bir rüya olurdu, kimilerine göre görmek istediklerim. Öyle ya da böyle denize açılan tüm öğlenlerim gördüğüm bir rüya, rüyalarım ise görmek istediğim denizlerdi, kıyılarında mutlu insanların yaşadığı.

Rüyadaydım ya da değil, her gün dakikalarca o duvarda açılan pencerenin içinden gördüğüm renkli dünyayı izliyordum. Bazen bir yelkenlinin arkasında beyaz bir iz bırakarak maviliklerde küçülerek kaybolmasını, bazen bir martının önümden “hadi sen de gel” dercesine davetkâr bakışını, tutkuyla maviliklere kanat çırpışını izliyordum. Umut doluyordum.

Bir öğlen, ofistekilerin hiç bir zaman anlam veremedikleri şekilde elimde kırmızı balonla girdim o çatı katına. Ama o gün o balonu o pencereden dışarı bırakamadım.

Çünkü umut, biz duvarların ötesine geçmeye cesaret edemediğimiz sürece, sadece duvarlara çizilen kaderimiz olarak duracaktı orada. Cesaret seni sınırlandıranlara başkaldırmayla başlar, eğer kendini sınırlandırıyorsan önce kendi başını kaldırmakla.

O renksiz duvarların arasından gördüğün o renkli dünya sana rüya gibi geliyorsa bir de başını kaldırıp duvarların ötesini gördüğünü hayal etsene…