Arkadaşlarım, “Nasılsın?” diye soruyor; kabullenmemek için susmuyor, “Bildiğiniz gibi,” diyor ama bilmedikleri gibi yaşıyorum. Senden sonra ben yavaştan ölüyordum sevgilim.

Şu an baktığım gök, yüzümü acıtıyor. Yağmak için yoğunlaşan bulut gibi yüreğim, ağrısı kan kırmızısı, koyulaştıkca akmamak için damarlarımı tıkıyor.

Yavaş ölmek ne garipmiş, sonbahar gibi serin bir duygu bırakıyor insanda. Üşüyorum sevgilim, en çok da aklım üşüyor. Ve her gün bir yaprak misali dökülüyorum, üzerlerinde sana yazdığım şiirlerim. Şu an gülümsemek, benim için geçtiğimiz kış kar altına hapsolmuş bir gül gibi, kırmızısını görmem için gelmeyecek baharları beklediğim. Tüm şiirlerim solduğunda, o tek kırmızı gül elimde sana geleceğim. Geldiğimde mevsim dünyada bahar olur mu bilmiyorum ama seni yeniden görebileceğim her mevsimin bahara döneceğine eminim.

Bak sevgilim, tam 5 yıl önce seninle ilk göğe bakıp da mutlu olduğumuz yerdeyim, gözlerine bakarak okuduğum şiirin daha ilk cümlesinde ellerimizin ilk bir araya gelişinin üzerinden tam 5 yıl, bu ellerin sensiz kalmasının üzerinden ise tam 11 ay 5 gün geçti. Sayılı zaman çabuk geçer derlerdi de, kalan zamanı bilmeyenler için geçen zamanın nasıl da yavaşladığını ben son yılımın her gününü sayarken öğrendim.

Bu yüzden son bir yılım karanlıkta nefes alarak geçti. Her gece hâlâ saat tam 03.02’ye alarm kurup uyanıyorum. Alışkanlık oldu bende, hiç üşenmeyip bizim parçamızı çalıyorum uyanır uyanmaz. Telefonumun ekran ışığının karanlıkta açtığı yoldan odaya yayılan şarkımız bitene kadar, yorgun bedenim parçalanan hayallerimin yıkıntıları arasında tekrar yarınlara sızıyor her gece.

Rakıyı artık senin sevdiğin gibi acılı şalgamla birlikte içiyorum. Tıpkı senin gibi rakıma iki tane buz atıyor ve tüm naifliğinle, “Eriyip yok olurken en azından tek başına olmasınlar,” deyişini hatırlıyorum. Diğer taraftan senin giderken tek başına olduğunu düşündükçe buz gibi oluyor, zamansız eriyorum.

Ve her şeye rağmen içmeden önce kadehimi son kez masaya senin şerefine vuruyorum. İçimden ağlamak geliyor ama içimden geldiği gibi ağlayamıyorum.

Birkaç sabah önceye kadar, son bir yılda her sabah yatağımın boş kalan sol tarafına dönüp hemen yanındaki dolabın üzerindeki aynada seni görüyor ve gülümseyerek, günün aydın olmasını diliyordum. O sabah uyandığımda aynada seni göremediğimde, bir kere daha beni bırakıp gittiğini düşündüm, sinirle aynayı yumruklamışım. Yokluğunda bile her sabah günaydın dediğim seni kırmıştım, elimden yüreğime kanıyordum. O sabah içimde birikmiş koyu kırmızı anılarım 339 gündür sana dokunamadığım parmaklarımdan yere doğru damlıyordu.

Ve bir kere daha dokunmaya çalıştığım sen, kana bulanmış kırık parçaların arasından bana, “Hayatına devam etmelisin,” diyordun. O an fark ettim ki sen yatak odasındaki beyaz parkeye damlayan kanımdın, kaybımdın, damarlarımda dolanmaya devam eden kaybımdan fazlasıydın benim.

Ve hayat tüm kayıplarımıza rağmen devam ediyordu. Haklıydın.

İşte bu yüzden bugün, ağlamak için, hayatımın devam etmesi için cesaretimi toplayıp seninle tanıştığımız bu yere geldim. Bu yer de bana iyi geldi. Çünkü artık ağlamanın öfke, delice nefret, doruklarda aşka değer olduğunu şarkılardan dinlememe gerek yoktu, biliyordum. Hayatta olsaydın, her şeye rağmen var olmam, hayatıma devam etmek için içimden geldiği gibi ağlamam gerektiğini söyleyeceğini de bildiğim gibi.

Bir yıl önce seninle birlikte toprağa gömdüğüm umudum, bugün ağaçların arasında parlayarak yeniden doğmaya başladı. İşte bugün ben, yıl boyu dökülemedikleri için yüreğimde katılaşan gözyaşlarımı şimdi bu topraklarda haykıra haykıra atıyorum içimden şimdi, paslanmış umutlarımı parlatıyor, rahatlıyorum. Artık ağlayabiliyorum sevgilim.

Ve ben her sabah o kırık aynaya bakıp sana günaydın demeye devam ediyorum ama biliyor musun sensiz hayat, kırık aynalara bakmak gibi; kendimi hep biraz eksik görüyorum.